buharalıbilvanisli.com

Sofilerin Buluşma Noktası Buhara
 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
buharalıbilvanisli.com Son Konular
KonuYazanGönderme Tarihi
Salı Şub. 08, 2011 11:13 am
Cuma Ocak 28, 2011 9:56 am
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:43 pm
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:41 pm
Çarş. Ocak 05, 2011 8:01 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:57 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:40 am
Salı Ocak 04, 2011 6:58 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 9:37 am
Ptsi Ocak 03, 2011 7:15 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 7:02 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:55 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:43 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:27 pm
Perş. Ara. 30, 2010 10:23 am
Perş. Ara. 30, 2010 8:27 am
Paz Ara. 26, 2010 2:53 pm
Paz Ara. 26, 2010 2:43 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:11 pm
Cuma Ara. 24, 2010 1:34 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:50 am
Perş. Ara. 23, 2010 1:19 pm
Perş. Ara. 23, 2010 8:12 am

Paylaş | 
 

 İmam Mâlikin Şahsiyet Ve Karakteri

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
gespenst

avatar

Mesaj Sayısı : 588
Kayıt tarihi : 24/06/10
Nerden : ANKARA

MesajKonu: İmam Mâlikin Şahsiyet Ve Karakteri   Paz Haz. 27, 2010 10:31 am

İmam Mâlikin Şahsiyet Ve Karakteri

Bu ilim, o hak ve hakikat yolundan gidiş, kişinin önce şahsiyet ve karakterinden sonra hocalarının irşadı ve içinde yaşadığı çağın kendisini besleyen fikir atmosferinden, daha sonra da şahsî gayret¬lerinden doğar. İmam Mâlik'in bu sıfatlarının bir kısmını işaret et¬tik. Fakat kitabımızın hacmi ile İmamımızın şahsiyetine uygun bir şekilde biraz daha geniş bilgi vermemiz gerekiyor. Burada durmak istediğimiz konu, İmam Mâlik'in şahsiyet ve karakteridir. Çünkü bunlar ağacın kökü durumunda olup, diğerleri bu kökten beslenen dallar mesabesindedir. Toprağın içerisinde kök olmazsa, elbette ağa¬cın dalları gelişip serpilme imkânına erişemez. [25]

1- Hafıza Ve Zekâsı

Allah, İmam Mâlik'e sağlam bir hafıza, öğrendiklerini unuİmamak için kuvvetli bir arzu vermiştir. O, İbni Şibab ez-Zührî'den 31 hadîs-i şerif dinlemiş, yazmadığı bu hadîslerin hepsini sonra hocası¬na anlatmış ve bunlardan sadece bir tanesini unutmuştur. îmam Mâlik'in çağında hafıza ve ezber işine son derecede önem ve itimat gösteriliyordu. İlim, kitaplar vâsıtasiyle değil, bilginlerin ağzından öğreniliyordu. Peygamber (S.A.V)'in hadîs-i şerifleri de kitap ha¬linde yazılmamıştı. Hadîs-i şerifler ancak kalblerde ve bilhassa üstadların hafızalarında bulunuyordu. Dolayısıyla hadîs-i şerifleri öğ¬renciler, ellerinde kitap halinde bulunduramıyorlardi; sadece onları üstadlarm ağızlarından işiterek öğreniyorlardı.
Şüphesiz kuvvetli hafıza, her ilmî alanda yükselmenin esasını teşkil eder. Çünkü hafıza, âlimin aklını besler ve onun düşüncesine esaslı bir şekilde yardımcı olur. İşte İmam Mâlik, güçlü hafızası sa¬yesinde çağının ilk muhaddisi olmuştur. İmam Şafiî, onun hakkın¬da; «Hadîs gelince İmam Mâlik, sanki ışık saçan büyük bir yıldız olurdu», demiştir. Hocası İbni Şihab da ona : «İlim Dağarcığı» derdi.
İmam Mâlik, hıfzettiği hadîsler üzerinde böyle kuvvetli olduğu halde bir maslahat görmedikçe insanlara hadis-i şerif anlatmazdı. Kendisine, îbni Uyeyne, senden daha çok hadîs biliyor, denildiğin¬de şu cevabı vermiştir: «O halde bütün işittiğim hadîsleri anlata¬yım mı? O zaman ben bir ahmak olurum ve insanları sapıtmak isti¬yor gibi bir duruma düşerim. Benden bâzı hadîsler rivayet edilmiş¬tir. Ben, and olsun ki, bu hadîslerden her biri için bir kırbaç yemek isterdim de o hadîsleri rivayet etmek [26]istemezdim. [27]

2- Sabır Ve Tahammülü

İmam Mâlik, bu güçlü aklı ve sağlam hafızası ile birlikte büyük bir sabır ve metanet sahibi idi. O, ilim tahsili yolunda karşısına çıkan her engeli yenmiştir: İlim tahsil ederken karşılaştığı geçim zor¬luğuna ve hocaların hiddetine aldırmamış, yazın kavurucu sıcağına, kışın şiddetli soğuğuna katlanmış, sıcak ve soğuk demeden hoca¬dan hocaya koşmuştur. O, talebelerini de ilim uğrunda sabra teşvik ederdi. Ve; «İlim sahibi olanlar, bunu sabırla elde ettiler», derdi. Bir dersinde talebelerine şöyle demiştir: «İlim öğrenmek isteyen herkes, fakirliği yenmek ve ilmi her îıale tercih etmek zorundadır.»
Bu sıfatı, İmam Mâlik'e güçlü bir irade ve sarsılmaz bir azim vermiştir. O, bu sayede hayatın her türlü müşkillerini yenmiş, nef¬si ve şehevi arzularına hâkim olmuştur. Onu hiçbir kuvvet ezememiş ve kendisi de hiçbir otorite karşısında zaaf göstermemiştir. İşte bu sayede İmam Mâlik, her yönüyle ilim tahsilini başarmıştır. [28]

3- Îhlâsı

İmam Mâlik'in kalbini hikmet nuruyla aydınlatan sıfatı, İhlasıdır. O, ilim tahsil ederken ihlâs ile çalışmış ve ilmi sırf Allah rızası için tahsil etmiştir. Nefsini, her türlü garaz ve kötü arzulardan te¬mizlemiştir. Hakikati araştırırken de ihlâstan ayrılmamış ve hiçbir şekilde sağa sola sapmadan hakîkata yönelmiştir. Ihlâs, fikre ışık tutar ve bu sayede fikir doğru çizgiden ayrılmaz. Hakikata ulaştı¬ran en kısa yol doğru olan yoldur. Nitekim iki nokta arasındaki en yakın yol da doğru çizgidir. Nefsi arzular kadar hiçbir şey fikri bulandırmaz. Zira nefsî- arzular, bulut gibi hakikatleri örter; aklın on¬ları görmesine engel olur.
İhlâs, ona İlim nurunun, ancak takva ile ciola olan gönülde bulamayacağını kabul ettirmiştir. O, şöyle der: «İlim bir nurdur, ancak takva ve huşu sahibi gönülde yerleşebilir.» İlim tansüindeki fhlftst, kendisini şâz olan fetvalardan Uzaklaştırmtştır. O, apaçık dtelülere dayanan fetvalar verirdi ve şöyle derdi: «En hayırlı şey, açık ve seçik olan şeydir. Eğer iki şey arasında şüpheye düşersen bunlardan en sağlam olanmı al.»
İmam Mâlik, fetva hususunda teenni ile hareket eder" ve çabu¬cak cevap vermezdi. îbni Abdilhakem bu konuda şöyle der: «İmam Mâlik, kendisine bir mes'ele sorulduğu zaman soran kimseye: Sen git, ben bu mes'eleyî inceleyim, derdi. Kendisi de gider bu mes'ele üzerinde dururdu. Kendisine bu hususta, niçin böyle yapıyorsun, di¬ye sorduk. Ağladı ve : Ben bu mes'elelerden dolayı çok çetin bir gün¬le karşılaşacağımdan korkuyorum, dedi.»
O, fetva hususunda kolay ve zor diye bir şey tanımazdı. Ona gö¬re her mes'ele, haram ve helâli açıklamaya dayandığı için zor bir işti. Kendisine birisi bir şey sormuş ve bu mes'ele kolaydır, demişti. Bunun üzerine İmam Mâlik kızmış ve şöyle demiştir: «Kolay mes'e¬le, öyle mi? İlimde kolay birşey yoktur. Sen Allah'ın «Doğrusu biz, sana, taşınması ağır bîr söz vahyedeceğiz.» [29] âyetini işitmedin mi? İlmin hepsi zordur; bilhassa kıyamet günü mes'ul olunan ilim!»
O, ihlâsı sayesinde apaçık bir nass bulamazsa, bir şeye haram veya helâldir, de.mezdi Fakat, herhangi bir re'ye göre istinbat ge¬rekirse yine haram veya helâl demezdi. Ancak, hoş görmüyorum ve¬ya iyi buluyorum, derdi. Çoğu zaman sözüne şu âyet-i kerîmeyi ilâ¬ve ederdi: «Biz ancak zanda bulunuyorUz ve yakinen bilemiyo¬rUz.» [30]
îhlâsı onu, Allah'ın dininde münakaşa etmekten uzaklaştırmıştır. O, hiç kimsenin Allah'ın dîninde mücadele etmesini istemezdi. Çünkü mücadele bir nevi savaştır. Allah'ın .çUni ise müslümanlar arasında savaş alanı olmaktan münezzehtir. Mücadele, çoğu zaman mücadele edenlerin şuursUzca kendi fikirlerine taassup göstermele¬rini doğurur. Taassup ise, mutaassıp insanın görüşünü bir tek yöne mahkûm eder; o da, bu yüzden ancak tek taraflı düşünür. İmam Mâlik'e göre mücadele alimlerin şeref ve haysiyetine yakışmaz. Çünkü, dinleyiciler, onlara, birbirini yenmek için söz yansı yapar¬ken döğüşmekte olan iki horoz nazarıyla bakarlar. Bu hakikati, Halife Harun er-Heşid'in yüzüne karşı, İmam Ebu Yûsuf da söylemiş¬tir. Hânın er-Reşid ona: Hadi münazara ve mücadele et, dediği za¬man Ebu Yusuf: «İlim, horoz ve vahşî hayvanlar gibi boğuşma vâ¬sıtası değildir», demiştir.
İmam Mâlik, mücadeleden nefret ettiği için insanları da bun¬dan çok nehyeder ve şöyle derdi: «Mücadele, kalbi katılaştırır ve kin tohumlarını eker.» Yine O; «Dinde münakaşa ve mücadele, ku¬lun kalbinden ilim nurunu götürür», derdi. Kendisine, sünneti bilen bir insanın sünneti savunmak için münakaşa etmesi doğru mudur? diye sorulduğunda; «Hayır, ancak sünneti tebliğ eder, muhatabı bu¬nu kabul ederse ne a'lâ, etmezse susar», demiştir. İmam Mâlik mü¬cadelenin, mücadele edenleri dînin hakîkatmdan Uzaklaştıracağına kaani idi. O, bu konuda şöyle derdi: «Bir mücadeleciden daha mü¬cadeleci olan birinin her gelişinde Cebrail'in getirdiği (Kur'ân) bi¬zi terketmektedir.» îmam Mâlik mücadeleyi menettiği halde, dayan¬dığı delili açıklamak için ihlâs sahibi bâzı bilginlerle tartışmalar¬da bulunurdu.
İmam Mâlik'i, dîne karşı olan ihlâsı, Peygamber (S.A.)'den çok hadîs rivayet etmekten alıkordu. Yukarıda da işaret ettiğimiz gi¬bi o, çok fetva vermekten de sakımrdı. Ancak, insanlar arasında vuku bulan mes'eleler hakkında fetva verirdi. [31]

İmam Mâlik Ve Kadılar:

İhlâs ve temiz kalbliliği, İmam Mâlik'i kadı ve kadıların verdi¬ği hükümlerle ilgili mes'eleler hakkında fetva vermeye sevketmiş-tir. Talebesi îbni Vehb der ki: «İmam Mâlik'e kadıların işi sorul¬duğunda onun, bu sultanların metaldir, dediğini işittim!» O, kadı¬ların hükümlerini tenkit etmezdi. İşte o, bu tutumu ile Ebu Hanîfe'-den ayrılmaktadır. Her ikisi de mesleğinde ihlâs sahibi olduğu hal¬de, Ebu Hanîfe'yi fıkıh ve dine karşı olan ihlâsı, Kadı Abdurrahman b. Ebî Leylâ'nın verdiği hükümleri derslerinde tenkit etmeye sevket-miştir. Hattâ İbni Ebî Leylâ, İmam Ebu Hanîfe'yi vali ve hükümdar¬lara şikâyet etmek zorunda kalmış ve derin bir fıkıh bilgini olan Ebu Hanîfe'nin bir müddet insanlara fetva verme hürriyetini kısıt¬layan bir emir bile çıkarılmıştır.
İmam Mâlik'i de ihlâsı, alenen kadıların verdiği hükümleri ten¬kit etmemeye sevketmiştir. Çünkü bu hükümleri alenen talebe ve arkadaşları arasında tenkit etmesi, halkın kadılara karşı isyanına sebep olacak, bu yüzden de kadıların heybet ve itibarları sarsıla¬cak, dolayısıyla münazaa konusu olan mes'elelerin önüne geçilemiyecektir.
İşte ihlâsa dayanan ayrı ayrı ve birbirine zıt iki tutum... îhlâs birincisini ilim ve hakîkata, ikincisini de nizam ve insanlar arasın¬daki ihtilâfları halletme cihetine sevketmiştir.
Eğer biz, bu iki tutumdan birini tercih etmek zorunda kalırsak, elbette hicret yurdunun İmamı olan Mâlik'in tutumunu tercih ede¬riz. Bilhassa onun kadılara devamlı öğüt verme, onları daima apa¬çık hakîkatlara ulaştırmak için irşad metodu çok önemlidir. Böyle¬ce o, verilen hükümleri küçümsemeksizin kadılara, doğru yolu gös¬teriyordu. [32]

4- Firaseti

İmam Mâlik, mes'elelerin içyüzüne ve insanların ruhlarına nü¬fUz etmesini sağlayan güçlü bir firasete sahipti. O, bu sayede in¬sanların davranışları sırasında ruhlarında gizledikleri şeyleri ve sözlerindeki eğrilikleri bilirdi.
Firaset, öyle bir sıfattır ki şahısta kuvvetli bir duygu, aklî ve ru¬hî bir uyanıklık, keskin bir basîret, organlarla yapılan hareketleri sıkı bir şekilde tetkik ve sağlam bir akla dayanan zengin tecrübe¬ler sayesinde meydana gelir. İşte bütün bunları, herşeyi bilen Allah, İmam Mâlik'e lütfetmiştir. O da, bunları gördüğü eğitim ile kuvvet¬lendirip geliştirmiştir. İmam Şafiî, îmam Mâlik'in firaseti hakkında şöyle der: «Medine'ye geldim, İmam Mâlik'le görüştüm, beni din¬ledi ve bir müddet iyice bana baktı; onun kuvvetli bir firaseti var¬dı. Sonra bana: Adın ne? dedi, ben de; Muhammed'dir, dedim. Ey Muhammed, dedi, Allah'dan kork, günahlardan sakın, çünkü senin ileride yüksek bir şanın olacaktır.»
Şahısların ruhlarına nüfz eden ve onların işlerinin içyüzünü açığa çıkaran firaset, insanları irşad ve terbiye etmek için ileri atı¬lan kişileri yücelten sıfatlardandır. Çünkü bu kişiler, o sayede in¬sanların hastalıklarının gizli taraflarını kavrar ve onlara şifâ ve¬rici ilâcı ve hazmedebilecekleri yararlı gıdaları verirler. Bu suretle ruhun şifâ, selâmet ve kuvveti tamamlanmış olur. [33]

5- Heybeti

Bütün rivayetler, îmam Mâlik'in heybetli bir şahsiyet sahibi ol¬duğunda birleşir. Hattâ onun meclisine gelen bir şahıs, orada bulu¬nanlara selâm verdiği zaman hiç kimse yüksek sesle onun selâmını alamaz ve herkes, gelen bu şahsa sessizce oturmasını işaret ederdi.
Geten şahıs, bu durumu tuhaf bulurdu. Fakat gözü İmam Mâlik'e ilişip onun keskin bakışlarının etkisi altına girince, öbürleri gibi o da yerini alır ve sessizce otururdu. Sanki ötekiler gibi onun da ba¬ğında bir kuş bulunurdu (yani, kıpırdamadan dururdu.)
Medine valisi, önün heybetinden korkar ve sadece onun hUzu¬runda küçülürdü. Halîfelerin çocukları da îmam Mâlik'ten korkar¬lardı. Hattâ rivayet edildiğine göre, İmam Mâlik, Halîfe Ebu Ca'fer el-Mansur'un meclisinde bulunuyordu. Bu sırada bir çocuk içeriye girip çıkıyordu. el-Mansur, İmam Mâlik'e: Bu kimdir biliyor musun? dedi. O da: Hayır, diye cevap verdi. el-Mansur: Bu benim oğlumdur, senin heybetinden korkuyor, dedi. Hattâ halîfeler kendileri bi¬le onun heybetinden korkuyorlardı. Yine rivayet edildiğine göre Ha¬lîfe el-Mehdî onu davet etmişti. Meclis çok kalabalık ve oturacak yer yoktu. Nihayet îmam Mâlik gelince cemaat bir tarafa çekilip ona yer verdiler. O da Halîfenin yanına kadar ilerledi. Halîfe de otur¬duğu yerden bir tarafa çekilip ayaklarını toplayarak îmam Mâlik'e yer açtı. îşte Medine fakîhlerînin başı olan îmam Mâlik böyle hey¬betli idi. Onun nüfUzu valilerden 'daha fazla idi. Kendisi bir sultan olmadığı halde onun meclisi, sultanların meclisinden, tesir bakımın¬dan, daha kuvvetli idi. Çağdaşı bir şair onun hakkında şöyle der:
«Ona cevap verilmez, heybetinden soru sorulmazdı.
Hep eğik olurdu soru soranların başları.
O, vakarın edebi, takva sultanının şerefidir.
Boyun eğilmiş ona, saltanat sahibi olmadığı halde.»
Bu heybetin sun nedir? Bir şahıs, her ne kadar aklî ve bedeni sıfatlara sahip olursa olsun bunlar, bizim ona heybet sıfatını ispat etmemize yetmez, insanlardan öyleleri vardır ki, bütün bu sıfatla¬ra sahip oldukları halde heybet sıfatından yoksundurlar. Bunun için diyebiliriz ki, bu heybetin sebebi ruhî bir kuvvettir. Allah, bâzı in¬sanlara başkaları üzerinde öyle ruhî bir tesir vermiştir ki bu tesir,, onları ruhlar üzerine, hâkim İçilmiştir. Onların sözleri gönüllerde yer eder. Onlar konuşurken sözleri, sanki ruhlara nakşolunur. Al¬lah İmam Mâlik'e İşte buvrûhî kuvveti ihsan etmiştir.
îmam Mâlik'in bütün hayatı onun bu ruhî kuvvetini artırmak¬ta, geliştirmekte ve ortaya çıkarmakta idi. Akla uygun bir yaşayış, geniş ufuk, ileri görüş, derin ilim, nefse hâkimiyet, keskin basiret, güzel ahlâk ve az söz, İmam Mâlik'in sıfatları arasındadır. Çünkü çok konuşmak, inşam hataya düşürür ve hatâya düşmek de heybe¬tin yansım götürür. Bunlara ilâveten îmam Mâlik, yardakçılık, ri¬yakarlık gibi huylardan tamamen Uzak olup takva sahibi ve doğru sözlü idi, O, giyim ve kuşamına çok önem verir ve ev eşyasına da , dikkat ederdi. En güzel elbiseleri giyer, temizliğe son derecede itinâ gösterirdi. Ona, Allah,. bedenî bir üstünlük vermiştir. Bedenî yapı¬sı da çok yakışıklı idi. Bir talebesi onu şöyle tanıtır: «îmam Mâlik, Uzun boylu, iriyarı, büyük kafalı, gayet ak saçlı ve ak sakallı, iri gözlü, yakışıklı, güzel" ve iri burunlu, geniş ve Uzun sakalı göğsü¬ne kadar inmişti. O, bıyığını üstten kısaltır ve tamamen kesmezdi. Çünkü bıyığın tıraş edilmesini sevmezdi. Bıyığının iki yana doğru uç¬larını Uzunca bırakırdı. Bir şeye önem verdiği zaman bıyığını burar ve bu hususta Uz. Ömer'in bıyığını kıvırmasını delil olarak ileri sü¬rerdi.» [34]
îmam Mâlik'in bedenî yapısı ve karakteri İşte böyle idi. Ahlâkı ve yaşayışı da heybetini artırmış ve onu sultanlardan daha yüksek bir heybet sahibi yapmıştır... Endülüslü bir şahıs yanma gelip onu görünce şöyle demiştir: «Abdurrahman b. Muaviye [35]'den kork¬tuğum gibi hiç kimseden korkmamıştım. Fakat, İmam Mâlik'in ya¬nma gelince ondan öyle korktum ki, onun heybetine nisbetle Abdur¬rahman b. Muaviye'nin heybeti gözümde çok küçüldü.» [36]

[25] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/271.
[26] el-Medârik, varak : 164.
[27] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/271-272.
[28] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/272.
[29] Müzzemmil, 5.
[30] Câsiye, 32.
[31] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/272-274.
[32] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/274-275.
[33] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/275.
[34] İbni Ferinin, ed-Dibac el-Müzehheb, s. 18.
[35] Bu, Abdurrahman ed- Dahil diye de anılan I. Abdurrahman olup Abba» silerin iktidara geçip Emevilere karşı baskılarını artırmaları özerine, 750 M. yılında Endülüs'e kaçmış ve 756 M. yılında Kurtuba'da Endülüs Emevî Devletini kurmuştur. Meşhur Kurtuba Camiini yaptıran bu zattır. O, bir ara Abbasî Halîifesi el-Mansur'u sıkıştırmış olup Fransa Kralı Şarlmanla da savaşmıştır.
[36] İslam’da Fıkhi Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 2/275-277.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
İmam Mâlikin Şahsiyet Ve Karakteri
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
buharalıbilvanisli.com :: Mezheplerimiz Ve Fıkıh Kaynakları :: Hanefi Mezhebi :: Şafii Mezhebi :: Maliki Mezhebi-
Buraya geçin: