buharalıbilvanisli.com

Sofilerin Buluşma Noktası Buhara
 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
buharalıbilvanisli.com Son Konular
KonuYazanGönderme Tarihi
Salı Şub. 08, 2011 11:13 am
Cuma Ocak 28, 2011 9:56 am
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:43 pm
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:41 pm
Çarş. Ocak 05, 2011 8:01 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:57 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:40 am
Salı Ocak 04, 2011 6:58 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 9:37 am
Ptsi Ocak 03, 2011 7:15 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 7:02 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:55 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:43 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:27 pm
Perş. Ara. 30, 2010 10:23 am
Perş. Ara. 30, 2010 8:27 am
Paz Ara. 26, 2010 2:53 pm
Paz Ara. 26, 2010 2:43 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:11 pm
Cuma Ara. 24, 2010 1:34 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:50 am
Perş. Ara. 23, 2010 1:19 pm
Perş. Ara. 23, 2010 8:12 am
Similar topics

Paylaş | 
 

 Tarih Boyunca Hadis İnkarcılığı ve M.Hayri Kırbaşoğlunun Hz. İsayı (a.s) Gökten indiren Hadislerin Tenkidi adlı çalışması ve Tutarsızlıkları

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
haydarı kerrar

avatar

Mesaj Sayısı : 355
Kayıt tarihi : 02/07/10
Nerden : ANKARA

MesajKonu: Tarih Boyunca Hadis İnkarcılığı ve M.Hayri Kırbaşoğlunun Hz. İsayı (a.s) Gökten indiren Hadislerin Tenkidi adlı çalışması ve Tutarsızlıkları    Ptsi Tem. 05, 2010 8:38 am

TARİH BOYUNCA HADİS İNKARCILIĞI
Ve
Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu’nun Hz. İsa’yı (a.s) Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi Adlı Çalışmasının Tutarsızlıkları

Başlangıç ve her şeyin evveli nihayetsiz her şeyin sonu, Kadim, Kerim, Fazilet ve Cömertlik sahibi, varlığı kendinden, alemlerin yegane gerçek hükümdarı, Rabbi olan Allah’a Hamd ve Senalar olsun. Kıyamete dek salat ve selam rahmet Nebisi, Ümmetin şefaatçisi, halkın aynasında Hakkın Kainattaki tecellilerinin en mükemmeli olan Peygamberimiz, Seyidimiz, Rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v) ve onun pak temiz, şerefli Alinin ve Güzide Ashabının, Salihlerin ve onlara uyanlara olsun. Amin.

Bilindiği üzere Hz. Peygamberin (s.a.v) darı bekaya göç edişin den sonra ümmeti karanlık günler sarmış ve Hz. Osman’ın Şehit edilmesiyle birlikte fitneler baş göstermeye başlamıştır. Bu çıkan fitneler den dolayı ümmet içerisin de parçalanmalar başlamış ve bir çok farklı siyasi ve itikadi (Şia, Harici , Mutezile) gibi mezhepler zuhur etmiş ve her biri kendi mezheplerinin doğru olduğunu göstermek için kurana ve sünnete farklı manalar vermiş hatta kendilerine göre hadis bile uydurmuşlardır. Bu yetmiyormuş gibi bir de Yunan felsefesinden aldıkları bir takım görüşleri de İslam’a katıp ümmete sunmuşlardır. Kuran ve sünnetin böyle aslına aykırı tevilleri, özünü Kuran ve sünnetten alan bir inanç sistemi için çok büyük tehlike arz ediyordu. Bu tehlikeye karşı elbette kayıtsız kalınamazdı. Nitekim İmamı Gazalinin de dediği gibi: “Allah, kullarına Rasulünün dilin de Din ve dünyalarının selameti bakımından hak olan bir akide vermişken şeytan, mübtedianın kalbine, sünnete muhalif şeyler ilka etmiştir. Onlar şeytanın bu telkinleriyle hak olan akideyi bozmak üzere iken Alemlerin Rabbi Allah mutekellimun taifesini halk etmiş, davalarını sünnetin zaferi için ehli Bidat’ın telbisatını çıkarıp atacak müretteb bir kelam ile harekete geçirmiştir.(Gazali El-Munkız Mined-dalal s132)
Allah İslam akaidini mübtedianın elinden korumak için kelam ehlini harekete geçirdiği gibi Peygamberin (s.a.v) sünnetini korumak için de Muhaddisun taifesini harekete geçirmiş ve bize kadar ulaşan bu muazzam külliyatı teşekkül ettirtmiştir.
Evet Tarih boyunca her dönem de hadisleri ve İslam’ı tahrife yönelik çalışmaların bulunduğunu ve günümüzde bile bu tür faaliyetlerin Kuranda ki İslam bu veya dini hurafeler den, Bidatlar dan temizleme bahanesiyle gücünü ve fikirlerini batılı oryantalistlerden alan bir takım dinde reformistler hala var ve ümmetin içine fitne sokmaktalar. Bizde samimi mümin kardeşlerimizin bu tür fikirlere kendilerini kaptırmamaları, onlara inanıp kanmamaları amacı ile emri bil maruf nehyi anil münker noktasında tarih boyunca süregelen bu sünnet inkarcılığını örneklerle göstermek ve Müslüman kardeşlerimize fayda sağlamak amacıyla kısaca bu konuya değinerek bu küçük risaleyi hazırlıyoruz. Yoksa bizim hiç kimsenin şahsiyetiyle işimiz yoktur.Allah’tan istiyorum ki; bizi bu risaleyi hazırlarken nefsani davranış ve yaklaşımlardan korusun ve bu Risaleyi faydalı kılsın. Amin. Hidayet, Güç, Kuvvet ve Tevfik Alemlerin yegane Sahibi Allah’tandır.




KURANDA HZ. PEYGAMBERİN (A.S.V) KONUMU
Bismillahirrahmanirrahim

“Besmelesiz başlanan hiç bir işte hayır yoktur” buyuruyor Aleyhissalatü vesselam biz dahi besmele ile başlarız.

Kuran-ı Kerim Rasulullah’ın durumu açısından incelendiğinde diğer peygamberlere nispeten farklı bir yapının ortaya çıktığı rahatça görülür. Böyle bir gözlem sünnetin, Kuran karşısında konumunu tespit açısından da hem zaruri hem de son derece önemlidir. Öncelikle Kuran Hz. Peygambere (s.a.v) indiği için bütünüyle Hz. Peygamberle ilgilidir. Çünkü o Kuran-ı Kerimi aldığı gibi, hiçbir noktasında değişiklik yapmadan iletmiş ve güvenirliliğine Kuran-ı şahid tutmuştur.
Kuran onun emin olma vasfını ortaya koymak için kendisini bütün yönleriyle tezkiye etmiştir.
Allah o’nun aklının her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirtmek için: “Arkadaşınız Muhammed sapmamış ve azmamıştır.(Necm 2) buyurmuş; o’nun dilinin yalan ve yanlışlıktan uzak olduğunu ifade için “o kendiliğinden konuşmaz onun konuştuğu ancak bildirilen bir Vahiy iledir”(Necm 2-3) buyurmuş ve onun temiz nefsinin günah ve zelleden uzak olduğunu haber vermek için “ Allah böylece senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlar” (Fetih 29) ve nihayet bütün hayatını tezkiye için “ Seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” buyurmuştur.(Enbiya 107)

Tabii Rasulullah’ın Kuranla tescil edilmiş hususiyetleri bu kadarla sınırlı değildir. Bütün Peygamberlere adlarıyla hitap edilmesine rağmen (Bakara 35-Hud 48,76,13-Araf 144-Maide 29) Rasulullah’a sadece “Ey Rasulüm veya Ey Nebim(Ahzab1-Maide 13-Ali İmran 144-Fetih 29) tarzında yani Nübüvvet Vasfını ön plana çıkarıldığı Hitap şeklinin seçilmesi; diğer Peygamberlere yapılan saldırılara Peygamberlerin kendi lisanlarıyla cevap verirken(Araf 27) Hz. Peygambere olan saldırılara bizzat Allah’ın (c.c.) cevap vermesi (Yasin 69-Hakka 42) Cenabı Hakkın Peygamberimizin hayatına Ant içmesi(Araf 67) gibi bir çok husus Peygamberimize ait özel hususiyetlerdir.

Resulullah’a İtaat Allah’a İtaattir:

Kuranı Kerim Hz. Peygambere itaatin Allah’a itaat ile aynı olduğunu açıkça bildiriyor. Bu da şu demektir. Hz. Peygambere İsyan Allah’a İsyandır.
Tabiî ki bu itaat sadece Kuran vahyinin içerdiği mevzularda değildir. Rasulullah’ın kendisine intikal eden mevzularda vereceği bütün kararlarına yönelik bir itaattir. O halde Kuran Rasulullah’a kayıtsız şartsız itaati farz kılmış oluyor. Nitekim ayette: “ Hayır Rabbine ant olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerin de hiçbir sıkıntı duymaksızın onu tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar” buyrulur. (Nisa 65) bu ve bunun gibi ayetler üzerin de iyi düşünmek lazım.


Rasulullah’a Uymayı Emreden Ayetler:
Rasulullah’a uymanın gerektiği ayetlerin bazısı şunlardır.
Ayette: “Allah’a ve Onun kelimelerine gönülden inanan resulüne iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız. Buyrulur.(Araf 158)

Ayette: Rasulullah size neyi getirdiği onu alın sizi neden sakındırdıysa ondan da sakının.( Haşr 7)

Ayette : Peygamber’i kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden birini siper ederek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple onun emrine aykırı davranmalar başlarına bir bela gelmesinden ( …) sakınsınlar.( Nur 63)

Ayete: Şüphesiz sizin için Allah Rasulünde güzel bir örnek vardır..( Ahzab 21)

Ayette: Deki Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz..( Ali İmran 31)


SÜNNET VAHİYDİR

Sünnetin Vahiy olduğuna dair ayetler:

Aslın da Peygambere (s.a.v) ittibayı emreden ayetler aynı zaman da sünnetin vahiy olduğunu da gösterir. Çünkü Rasulullah’a uymaktan murad; ondan sadır olan söz, fiil ve takrirleri Cenabı Hakkın yönlendirmesidir.

Ayette: Rasulün size verdiğini alın sizi sakındırdığından da sakının. (Haşr 7)
Ayette: Kim Peygambere İtaat etmişse Allaha İtaat etmiş olur.( Nisa 80)
Ayette: Peygamberin eşlerine hitap eden ayette: Evleriniz de okunan Allah’ın ayetlerini ve Hikmeti hatırlayın. (Ahzab 34)

Ayette: Allah ve Peygamberi bir şeye hükmettiği zaman inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yakışmaz.( Ahzab 36) gibi ayetler.

Ayette: Arkadaşınız Muhammed sapmamış ve azmamıştır.
O kendiliğinden konuşmaz onun konuştuğu ancak bildirilen bir Vahiy iledir. (Necm2,3)

Ayette: Ümmilere içlerinden kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen odur..(Cuma 2)

Sünnetin Vahiy olduğuna Sünnetten deliller:

Hz. Yala b. Ümeyyenin rivayet edip Hz. Ömerin şehadetiyle de pekiştirdiği bir olay sünnetin vahiy olduğuna hiçbir şüphe bırakmayacak kadar açıktır. Rasulullah cirane denilen yerde iken bir adam huzura geliverdi. Üzerinde bir cübbe vardı. Cübbenin üzerinde de zaferandan yapılan güzel bir koku vardı. Adam Rasulullaha Umrede nasıl yapmamı bana emredersin diye sordu. Ravi Yala der ki: o anda Rasulullaha vahiy indi. Rasulullahın üstü bir örtü ile örtüldü. Yala şöyle diyor. Ben Rasulullahı kendisine vahiy inerken görmeyi çok arzu ederdim. Orada bulunan Ömer bana Rasulullaha vahiy inerken ona bakmak seni sevindirir mi diye sordu. Yala diyor ki: Ömer Rasulullaha örtülen örtünün bir ucunu kaldırdı. Rasulullaha baktım. Rasulullah tan uyuyan insandan gelen horultu gibi bir ses çıkıyordu. Rasulullah (s.a.v) vahiy halinden çıkınca şöyle buyurdu: Umre hakkında bana soru soran nerdedir. Adam gelince de; üzerinde ki kokuyu yıkayarak gider. Cübbeni de soy. Sonra Hac yaparken ne yapıyorsan umrede de aynını yap buyurdu. (Müslim Hacc610)
Görüldüğü gibi Rasulullah vahiy haline giriyor ve hiçbir ayet nazil olmadığı halde hüküm bildiriyor. İşte bu Ahkam sünnettir ve vahiy kanalıyla bildirilmiştir.


NOT: Bu risalenin bazı bölümlerini daha önce İslamı nasıl yok edelim ve Tarih boyunca Hadis inkarcılığı gibi müstakil konular halinde sunmuştum risalenin tamamını sunmak bu güne kısmetmiş. Ve okuyucudan özellikle istediğim konunun iyi anlaşılması için sabırla baştan sona okuma

Bu kısa bilgilerden sonra konumuza başlaya biliriz.

PROF.DR. M. Hayri Kırbaşoğlunun Hz. İsa’yı (a.s) Gökten indiren Hadislerinin Tenkidi adlı çalışmasının tutarsızlıkları.

Giriş bölümünde de bahsettiğim gibi sünnet inkârcılığı akımları tarih de her zaman vardı ve günümüzde de farklı şekillere bürünerek devam etmekte. Bu Müsteşrik veya oryantalist dediğimiz, İslâm hakkında araştırmalar yaparak yıkıcı fikirler üreten gayri müslim ilim adamlarının etkisinde kalan bu “modernist” akım, bu iddiayı hayata geçirmek için her türlü imkanı kullanarak muhtelif maskeler arkasında faaliyet göstermektedir.
“İslâm modernizmi” ana başlığı altında ifade edebileceğimiz bu bid’at akım, kimi zaman Sünnet’i müslümanların hayatından çıkarmak için “Kur’an’dan başka din kaynağı tanımayız” sloganıyla hareket etmekte, kimi zaman da “hadisleri yeni bir ayıklamaya tabi tutmalı ve Sünnet’i yeniden tanımlamalıyız” diyerek boy göstermektedir.
Müslüman halkımızın belli bir kesimi, Modernistler'in diline ve yöntemlerine yabancı olduğu için bu akımın söylemlerine kolayca çarpılabilmekte ve sonunda itikattan başlayan ve giderek diğer alanlara sirayet eden bir çürüme süreci yaşanmaktadır.
İşte bu Modernist hareketlerden biri de Hz. İsa’nın (a.s) kıyametin arefesinde tekrar geleceğini bildiren hadisleri inkar teşebbüsüdür. Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Hz İsa’yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi” başlığı altında telif ettiği makale bunun en uç örneklerinden birisidir. Bizde bu makaleden örneklerle modernist fikirde ki bu insanların uyguladıkları yöntemleri ve yaptıkları tahribatları göstermeye çalışacağız inşallah.

Hocamız diyor ki: Hz. İsa’nın inişiyle ilgili hadislerin sistematik analizine geçmeden önce, yönteme dair bazı açıklamaların yapılması son derece yararlı olacaktır. Aslında yönteme dair bu çalışmaların sadece Hz. İsa’nın nüzulüyle ilgili hadislere değil bu ve benzeri her konudaki hadislere uygulanabilecek genel nitelikteki metodolojik esaslar olduğunu da burada belirtmekte yarar var.
Bu rivayetleri yapan sahabelerden Abdullah bin Mesud ve Enes b. Malik gibi birkaç sahabe hariç büyük çoğunluğunun Hz. Peygamberin çevresindeki arkadaşları olmadıkları görülür. Şayet genel olarak iddia edildiği gibi, bu konu kesin ve dinen inanılması zorunlu bir iman esası olup reddi küfrü mucip ise o takdirde bu kadar önemli bir iman esasını Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali
Hz. Peygamberin eşleri ve diğer pek çok önde gelen sahabe özelliklede dini kavrayış bakımından temayüz eden fakih sahabeler tarafından da sonraki nesillere tebliğ edilmiş olması beklenirdi.
Hz. İsa’nın nüzulüne dair hadislerin kaynak ravilerine göre dağılımı şu şekildedir. (Parantez içi rakamlar rivayet sayısını gösterir)
1.Ebu Hureyre(21)
2.Cabir b. Abdillah(7)
3.Huzeyfe b. El Yaman(6)
4.Abdullah b. Abbas(5)
5.Abdullah b. Mesud(4)
6.Abdullah b. Ömer(3)
7.Abdulah b. Amr(3)
8.Enes b. Malik(3)
9.Aişe(2)
10.Huzeyfe b.Esid(2)
11.Abdullah b. Selam(2)
12.En-Nevvas b. Sem’an(1)
13.Sevban(1)
14.Mücemmi’ b. Cariye(1)
15.Ebu Umame(1)
16.Seleme b. Nufeyl(1)
17.Osman b. Ebi’l As(1)
18.Semura b. Cendub(1)
19.Abdurrahman n.Cübeyr b. Nüfeyr(1)
20.Vasile b.El Eska(1)
21.Amr b.Avf((1)
22.Nafi b. Keysan(1)
23.Evs b. Evs(1)
24.İmran b.Husayn(1)
25.Ebu’d Derda(1)
26.Abdullah b. Muğaffel(1)
27.Abdurrahman b. Semura(1)
28.Ebu Said El Hudri(1)
29.Ammar b. Yasir(1)
30.Keysan b. Abdillah(1)
31.Er-Rabib. Enes(1)
32.Sefine(1)
33.Hasan El Basri(1)
34.Ka’bu’l Ahbar(1)
35.Amr b. Süfyan(1)
36.Zeynül Abidin Ali b. Hüseyin b. Ali(1)
37.Urve b. Ruveym(1)

1-CEVAP: Usul Alimleri sahabeleri rivayet ettikleri hadis sayısına göre ikiye ayırmıştır. Birinci guruptakiler en çok hadis rivayet edenlerdir Şöyle ki : Ebu Hureyre 5375 -Abdullah İbn. Ömer 2630 – Enes İbn. Malik 2286- Hz. Aişe 2210- İbn. Abbas 1969- Cabir Bın.Abdullah 1540- Ebu Said El-Hudri 1170 Hadis rivayet etmişlerdir. Bu Sahabelerden başka Binin üzerinde hadis rivayet eden yoktur. Hadisler üzerine araştırma yapıp ta bu sahabe ve rivayet sayılarını görmemek mümkün değil buna rağmen yazar diyor ki Sahabenin çoğunluğu rivayet etmeli değimliydi. Bu yukarıdaki tablodan habersiz olan birinin soracağı sorudur. Çünkü bize ulaşan Hadislerin yüzde yetmişi hemen, hemen bu sahabeler tarafından rivayet edilmiş. O zaman çoğunluğu rivayet etmemiş diye bunlardan gelen diğer rivayetleri de kabul etmeyelim.
Binin altında Hadis rivayet edenler de ilk dört Halife ve Sahabenin çoğunluğu, bunun muhtelif sebepleri vardır. Sahabelerin Hz. Peygamberle sohbet sürelerinin azlığı bu sebeplerden biridir. Halifelerin az rivayeti ise Devlet işleriyle Fazla meşgul olmalarıdır. Çünkü ikinci gurupta ki çoğu sahabe Ebu Hureyre ve Enes bin malik gibi ashabı suffadan olmadıkları için fazla hadis ilmiyle meşgul olamamışlardır.
Hadis Usulü kaynaklarında şu bilgiler vardır. 100 bin civarında ki sahabe arasında hadisle meşgul olanların sayısı çok azdır ve bu azlık hadislerin sıhhati için sağlam bir garanti teşkil eder. Çünkü bu hadisin daha sahabe devrinde bir ihtisas olarak belirdiğini ve bununla yalnız gücü ve kaabiliyeti bulunanların meşgul olduklarını diğer sahabelerin ise bu sahaya el atmadıklarını gösterir. Hadis rivayet eden bütün sahabelerin hadislerini Mesned adlı eserinde topladığı söylenen Bakıy İbn Mahled, 1300 sahabe ismi zikretmiştir. İbnul Cevzi ise 1060 sahabe ismi zikreder.( M. Zubeyr Sıddıki Hadis edebiyatı tarihi s.41)

Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere hadis rivayetiyle çok az sahabe iştigal etmiştir. Bu tarihi vaka karşısında Hocamızın hala sahabenin çoğunluğu niye rivayet etmemiş demesi böyle bir çalışma yapan insanla bağdaşmıyor.
Şunu da unutmamak gerekir ki bugün bile bir ülkenin kalabalık nüfusuna rağmen çeşitli ihtisas dallarında bulunanların sayıca çok az oldukları bilinen bir şeydir ve bunların diğerlerine nazarla sahalarında otorite oldukları bir gerçektir.

2-CEVAP: Hocamızın verdiği tablo da zaten Annelerimizden Hz. Aişe var İbn Abbas ve Abdullah İbn Mesud gibi fakih sahabelerde var bunları hazırlarken görmemiş mi ki Peygamberin eşleri ve özellikle kavrayış bakımından fakih olan sahabeler bunu rivayet etmeli değimliydi diyor. Bu tutarsızlıktır.
3-CEVAP: Yazarın verdiği hadislerin kaynak ravilerine ait tabloyu incelediğimizde bazı sahabelerin adının geçmediği görülür. Yazarın eksik bıraktığı tabloyu biz tamamlayalım. Birincisi yazar yukarıda diyor ki: Hz.Ebu Bekir,Ömer,Osman, Ali bu hadisi rivayet etmemişler. Yazar Hakim el-Müstedrek c.4.449(KitabulFiten ve Melahim)bölümüne ayrıca Tebarani (el-Kebir) de ve Ebu Yala el-Mecma7/278 de geçen Ömer İbnul Hattab ve Zeyd b.Erkam rivayetini görmemiş anlaşılan görseydi tabloya dahil eder böyle bir iddia ileri sürmezdi. Aksi halde yapılan bir eylem kasıt taşır. Kasıt ise ilmi bir çalışmayla bağdaşmayan bir unsurdur.
Gelelim diğer kaynak ravilere Buhari c.8/149 (Kitabul İtisam) Muğire b. Şube ve Muaviye b. Ebi Süfyan rivayetleri- Müslim c.6/52.53 (Kitabul Cihad) Sad b.Ebi Vakkas ki Hz. Peygamberin (s.a.v) Anne tarafından akrabasıdır. Ahmed Müsned c4/104 Mesleme b. Nüfel – İbni Mace Mukaddime h.6 Muaviye b. Ebi kurre- ayrıca yazar ne kadar gariptir. Müslimin sahihinde 10 hadis olduğunu yazmış ama verdiği isimlerde bu on hadis ravilerin den Cabir b. Semure ve Muaz b. Cebel’in ismi yok. Hadisleri görüp de bu isimleri görmemek şaşılacak şey doğrusu. Tebarani 879.880 n.hadis Ukbe b. Amir.
Görüldüğü gibi buraya kadar yaptığımız açıklamalar bile bu çalışmanın hiçbir ilmi dayanağının olmadığını ortaya koymuştur sanırım.

Şimdide Hocamızın verdiği kaynak eserlerin eksik olanlarına gelelim. Yazarın verdiği tabloda nedense İSRAİLİYAT kabilin den olan rivayetlere yer vermemesiyle ünlü İbn Atıyyenin el-Muharrarul- Veciz isimli Tefsiri yok. Levamiul Envaril-Behiyye isimli eserin sahibi Muhammed b. Ahmed es-Seferani- Ruhul-Meani sahibi Mahmud el-Alusi- Muhammed b. Cafer el-Kettaninin Nazmul-Mütenasir- Muhammed Ali Azam İzaletuş-Şubuhatil-Izam fir-redd Ala Münkiri Nuzuli İsa Aleyhisselam- M. Habibullah eş-Şınkıyti el-Cevabul Makniul-Muharrar fir-redd Men Tağa ve Tecebere bi dava ennehu İsa evil Mehdi el-Muntazar-Muhammed el Ğumari Akidetu Ehlil İslam fi Nuzulü İsa Aleyhisselam. Bu eserde yazar 50 hadis zikretmiş ve fiilen hadislerin Mütevatir olduğunu göstermiştir. Aynı yazarın İkametul Burhan ala Nuzulü İsa Aleyhisselam diye bir eseri daha vardır. Yazar kaynak edindiğini söylediği el-Keşmirinin Akidetul İslam fi Hayati İsa Aleyhisselam adlı eserini de tabloya dahil etmemiş.
Bu arada yazarın bu hadislerle alakalı verdiği tabloda ki bilgiler kaynak edindiği el-Keşmirinin el-Taşrih bi-ma tevatera fi nuzulil Mesih adlı eserden alınmıştır. Biz böyle bir çalışmayı yapan ilim adamından konu ile ilgili hadisleri kaynaklardan kendisinin çıkarmasını ve böyle bir tabloyu kendisinin oluşturmasını beklerdik .

Hocamız diyor ki: Hz. İsa’nın nüzulü ile alakalı hadisler nakledenlerin başında gelen Ebu Hureyre, Cabir b. Abdullah, Huzeyfe b. Yeman, Ebu Said el Hudri, Abdullah b. Abbas vb. isimlere gelince başta Ebu Hureyre ve Abdullah b. Abbas olmak üzere bunların bazılarının geç Müslüman olmaları ve Hz. Peygamber zamanında yaşlarının küçük olmaları vb. sebeplerle zapt açısından ciddi eleştirilere maruz kaldıkları ve isimlerin’in bir takım israiliyat rivayetlerine karıştığı göz önüne alınacak olursa bu gibi kaynak ravilerinin güvenilirliği tartışmalı bir hal almaktadır.

1-CEVAP: Hocamız sahabenin bu muaddis ve fakih olan sahabelerinin rivayetini onları kusurlu hale getirerek saf dışı edip tezini doğrulamak istiyor. Çünkü Hz. İsa (s.a) ile ilgili hadisleri en çok bu sahabeler rivayet etmiştir. Bunlar saf dışı kalırsa o zaman iddiasını rahat sergileyecektir. Verdiği tabloda Ebu Hureyre 21 Cabir b. Abdullah 7 adet ve Huzeyfe b. Yeman 6 adet hadis rivayet etmiş. Bence bunlar zekice seçimler. Bunlar saf dışı kalırlarsa diğerleri zaten birer ikişer rivayette bulunmuş onları da başka şekilde elekten geçirerek iddiasını doğrulayacak yazık. Hocamız bu sahabelerin güvenilirliklerin de tartışma var diyor. Bizce hocamız da var bir problem. Çünkü Hadis usulünde sahabelerin adalet vasıfları ve güvenilir olmaları ittifakla ve nasla sabittir. Kuranda: İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir.
İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile, iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.
Tevbe 20-100 ve Bak. Bakara 218- Haşr 9- Enfal 74 gibi ayetlerden dolayı onlar “Udul” addedilmişlerdir. Yani ister hadis rivayetinde olsun ister sair hususlarda olsun, yalan söylemezler, tashif ve tahrif yapmazlar. Nihayet onların da bir beşer olmaları sebebiyle bazen unutkanlık illetine maruz kaldıkları ve hataya düştükleri görülse bile bu onların rivayet ettikleri hadislerden şüpheye düşmek için bir sebep teşkil etmez. Alimler zaten Cerh ve Tadil bölümlerinde bunları toplamışlardır. Tarih boyunca Hocamızın yaptığı gibi bir çok sözde alimler bütün mesailerini sahabelerin tenkidine ayırmaları bu ulu neslin sanki bütün yaşayışlarını yalan üzerine bina etmiş gibi, onların yalanlarını kusurlarını araştırıp dil uzatmaktan geri kalmamalarını ne ile izah edeceğiz. Hem de onlar hakkında açık ayetler varken.Karar sizin.

2-CEVAP: Sahih hadislerde aranan Zabt, Adalet gibi özellikler sahabe için değil. Onlardan o hadisi rivayet eden raviler için geçerlidir. Hadis usulünün bu temel prensibini Hocamız hangi ilmi gerçeğe dayanarak değiştiriyor ve onların güvenilir olmadıklarını ima ediyor acaba. Bilmiyorum? beklide kendi çıkardığı yöntemlere ters düştüğü içindir.

3-CEVAP: Huzeyfe b. Yeman (r.a) Rasulullah’ın sır katibidir bunu bilmeyen yok. Rasulullah (s.a.v) 4 halife de dahil bir çok sahabeye söylemediği sırlarını din adına bu sahabeye söylemiştir. Bunun münafıklarla alakalı listesi ve Hz. Ömer’le olan kıssası çok meşhurdur. Rasulullah bu insana güvenmiş de Hocamız neye dayanarak güvenilir olmadığını söylüyor. Rasulullahtan (s.a.v) daha mı iyi tanıyor acaba sormak lazım kendisine.

4-CEVAP: Hocamız bazılarının yaşlarının küçük olduğundan zabt açısından sakıncalı diyor.
Küçük yaşta Kuran hafızları yetiştirmiş bu millet yüzlerce yıl, bu hafızlar içerisinde yirmi yaş üzerinde çok nadir hafızlık yapan vardır. Küçükken ise hafız olanlar daha çoktur. Çünkü küçükken ezber daha kuvvetli, sağlam ve kalıcı olur. Bunu günümüz bilimi dahi söylerken yazar hiçbir ilmi dayanağı olmadan bunu söylüyor. Bir an onun dediği gibi farz edelim o zaman kuranın günümüze kadar gelişinde ve kuranda da ciddi sıkıntı var. Çünkü çoğu (çocuk yaşta ezberlenen) hafızlarla taşınmış kuran günümüze kadar. Böyle bir şey olmayacağına göre Hocamızın gerekçesi zandan başka bir şey değil. Zaten Batılı Müsteşrikler de hadisleri devreden çıkara bilmek için insan unutkanlıktan hali değildir. Bu hadisleri ezberin de tutanların çoğu unutmuş ve ilaveler yapmışlardır. Gibi iddialarda bulunurlar. Bunların amacı Edip Yükselin de bir zamanlar iddia ettiği gibi hadislerin güvenilirliğini tespit etmek değil, kuranın tahrif olduğunu ve ona beşeri sözlerin bulaştığını iddia ya gidebilmek ve kuranın güvenilirliğini rencide etmek ve insanların inancını sarsmak için yapılan bir eylemdir. Çünkü Kuran ayetleri yazıdan çok sahabeler tarafından ezberlenmiştir. Hz. Ebu Bekir zamanın da iki kapak arasına toplandığı zaman kemik, deri vb. parçalarına yazılı olanlar dan daha çok hafızlar dan aktarılmış ve yazılmıştır Kuran. Edip Yüksel de Kuran da 19 Mucize adlı kitabın da sırf tezini doğrulamak için bu noktadan hareket etmiş ve Tevbe Suresinin son ayetlerinin sonradan katılmış beşer sözleridir iddiasın da bulunmuştur. (Çünkü o ayetleri bir tek sahabe ezbere biliyor ve o ayetler başka hiçbir yerde de yazılı değildi.) İşte sahabeye tan atmanın onların zabt açısından güvenilirliği sağlam değildir gibi sözleri sarf etmenin doğuracağı sonuçlara bir bakın. Kuranın Allah tarafın dan korunduğu inancımızı sarsmaya kadar gidiyor. Eğer onların iddiası doğru ise o zaman biz kuranın korunduğunu nasıl iddia ederiz ve ona beşeri sözler karışmamıştır nasıl deriz. Eğer bu iddiaları kabul edersek bizim de varacağımız sonuç edip yükselle aynı değimli dir.

5-CEVAP: Hocamız diyor ki bu sahabelerin bazılarının geç Müslüman olmarı…..
O sahabelerden biri Ebu Hureyre dir. Onun geç Müslüman olmasıyla bunun ne alakası var. Onun geç Müslüman olduğunu görüyorsun da Rasulullahın dizinin dibinde gece gündüz hizmet edip hadis ve ilim tahsil ettiğini, bu açığı fazlasıyla kapadığını rivayet ettiği 5375 adet hadisten de anlamıyor musun bunu niçin görmüyorsun? Zaten ebu Hureyrenin de ne kadar çok hadis rivayet ediyorsun diyenlere verdiği cevap bu söylediklerimizi teyit eder. Ebu Hureyre buyuruyor ki: Muhacirler çarşıda ticaretle, ensariler bağ ve bahçelerin de ziraatla uğraşırken Ebu Hureyre karın tokluğuna Hz. Peygambere hizmet ediyor ve hadis topluyordu. Başkalarının bilmedikleri şeylere şahid oluyordu. Diyor (Buhari 1,37-38- Ahmed Müsned2,240-274)
Hocamız bu hususu da gözden kaçırmış anlaşılan ki geç Müslüman olmaları sebebiyle güvenilirliği tartışmalı bir hal alıyor diyor. Hadis Usulünden biraz nasibi olan bir insan böyle bir iddia da asla bulunmaz.
Hocamızın “hadis ilmine katkımız olsun diye bu çalışmayı yaptık” dediği gibi hiç de masum gözüken bir tarafı yok bu çalışmanın. Bu ve bunlara benzer ilahiyatçıların benim nazarım da hiçbir ilmi otoriteleri yoktur. Bunların yazılarını okudukça tarihin tekerrür ettiğini görüyorum. Hocamızın yaklaşımının daha iyi anlaşılması için tarih den bu tür insanların yaptıkları çalışmalara değineceğim sizlerde çok net göreceksiniz ki bu tür çalışmalar hiç de zannedildiği gibi masum değiller. Bunlar toplumun çoğunluğunun bu tür kavramları anlamadıklarını bu konularda fazla bilgi sahibi olmadıklarını bildikleri için bu tür çalışmaları dine hizmet eder gibi göstererek toplumun imanını zedeliyorlar. Oysa bu olay Hz. Peygamberin bir buçuk asır önce haber verip ikaz ettiği fitne ateşinin yeniden alevlendirilmesinden başka bir şey değil. İslam ile hesaplaşmak isteyenler Kurana sahip çıkma bahanesiyle hadislere karşı bir savaş başlattılar bunlar önce hadisleri sonra Peybamberi (a.s) hayatımızdan çıkarmayı hedeflemişlerdir. Sonra sıra Kurana gelecekti bunu da ince bir siyasetle başardılar. Günümüzde bunu medyayı da kullanarak yaptıklarını görüyoruz. İlahiyatçı kisvesi altında neye ve nereye hizmet ettikleri bilinmeyen bu insanlar Kuranın müteşabih ayetlerin de teviller yapıp oynuyorlar ve bunu saf, cahil halkımızın beynine bu tevilleri dinle bağdaşmayan şeyleri asıl din budur diye empoze ediyorlar. Başörtüsüz namaz kılınırdan tutunda Alim ve Salih insanları tekfire kadar bir çok hususta Kuranın ve hadislerin üzerinde teviller yapıyorlar. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür. Evet tarihe bakarsak eğer ilk hadis ve sünnet inkarcılığı hariciler denilen gurupla başlamıştır. Bunlar Huneyn günü ganimetlerin taksimin de Hz. Peygambere “adil ol ey Muhammed sen adil davranmıyorsun” diyerek ortaya çıkan, daha sonra

Hz. Ali ve Muaviyenin savaşında Hz. Aliyi hakem tayin edip sulh yaptı diye Maide44-47 ayetlere dayanarak kafir ilan eden. sonra onunla savaşan ve sahabelerin bir çoğunu dışlayan, sünneti inkar eden, kabul etmeyen, Kuranı kendi kafalarına göre tevil eden bir guruptur. Bunlar ameli noktada sünnet çizgisinden ayrılarak “bir kadın ile teyze veya halasını aynı nikah altında bulundurmayı caiz görmeleri, recmi kabul etmemeleri Allah ve Rasulünün bir çok haram ettiği şeyi helal etmeleri” sebebiyle ehli sünnetten ayrılmışlardır. Biz Kuran da helal gördüklerimizi helal haram gördüklerimizi haram sayar Rasulullahın ayetlere getirdiği ilave ek ve içtihatlarını, izahını kabul etmeyiz Kuran bize yeter demişlerdir. Bu insanların attığı fitne ateşi günümüze kadar şekilden şekle geçerek gelmiştir. Bunlarla alakalı daha geniş bilgi edinmek isteyenler hadis kaynaklarında “Hurucul Havariç) bölümlerine baka bilirler. Diğer bir gurup ise şiadır. Bunlar Hz. Osmanın şehit edilmesiyle birlikte ortaya çıkıp Hz. Alinin Peygamberin gerçek vasisi olduğuna inanan hatta onu ilah yerine bile koyan kendi içinde gurupların çıkmasına sebep olan Cehmiyye, Muşebbihe, Cebriye ve Kaderiye gibi felsefi itikadi mezheplerin de zuhur etmesine sebep olan bir guruptur. Kendi yollarının ve davalarının haklı olduğunu kanıtlaya bilmek için hadis uyduran ve Kuranın ayetlerini kendilerine göre tevil eden bu gurup da Hicri 2 asırdan itibaren süratle yayılmış ve ümmetin arasına tefrika ve saçma fikirlerini atmışlardır. Diğer bir gurup ise Vehhabiyye denilen bidat fırkadır. Oryantalistlerin ve Masonların Şia ve Harici zihniyetiyle tahrif ve başka manalara tevil edilen, uydurulan hadisleri kullanarak Müslüman aleminin içine fitne sokmak onların itikadını zedelemek için bu türlü fikirleri kullandıkları açıktır. tarih boyunca hemen, hemen her dönemde bu tür çalışmalar yapmışlar ve kendi fikirlerine Müslümanlar arasında yandaşlar bile bulmuşlardır. İşte bu fitne fikirleri üzerine oturtulmuş bir bidat mezhep olan Vehhabiye zuhur etmiştir. Bu mezhep temel ilkelerini Mutezile ve Müşebbihe fikirlerle beraberlik arz eden ve adına da Selefiyyun denilen kurucusu ibni Teymiye den almıştır. Bunun ortaya attığı fikirler o dönemler de pek rağbet bulmamıştır. Ta ki Masonların kurdurduğu Vehhabiye adlı mezhep ortaya çıkana kadar. Vehhabiye adını kurucusu şia mezhebine mensup olan Abdulvehhab dan almıştır. İbni Teymiyenin “Rasulullah ile tevessül edilmez, onun kabrindeyken selam verilmez. Türbelerde dua edilmez. Bunları yapan günahkardır” gibi fikirleri Vehhabiye Mezhebinde çok rağbet bulmuş ve bunlarda bu fikirleri geliştirerek İslam’a ve Müslümanlara çok tahrif ve fitneler sokmuşlardır. Günümüzde bile Ehli sünnet içerisinde olup da Vehhabi fikirlerini benimseyen insanlar vardır. Vehhabiler genelde fikirlerini İslami ilimlerde bilgi sahibi olmayan insanlara aşılayarak onların cahilliğinden faydalanmış ve kısa zaman içinde ümmetin arasında şöhret bulmuştur. Masonların 1723’lü yıllarda ektikleri tohumları bu gün ümmetin arasından biçiyor olmaları ne kadar acı verici bir olaydır. Bu Hakikatler’e rağmen hala ümmetin içerisinde ilim ehli vasfına sahip olan insanların bile bu fikirleri benimseyip desteklemeleri ve bu fikirlerin yayılmasında yardımcı olmaları dikkat çekicidir. Onlarında birer dinde reformcu ve oryantalist oldukları fikri ister istemez akla geliyor.
Evet bir İngiliz ajanının hatıraları olan İslamı Nasıl yok edelim adlı eser den bazı bölümler sunacağım sizler de çok net göreceksiniz ki Vehhabilik özünü Kurandan değil Masonlardan alıyor ve yönlendiriliyor. Günümüzde bazı çevreler tarafından İslam adına savunulan bu hurafelerin İslam ile bağdaşan bir tarafı yoktur.
Sömürgeler bakanlığı Abdulvehhabın yapacağı vazifeleri şöyle sıralıyor:

1- Abdulvehhab Mezhebine katılmayan tüm Müslümanları tekfir etmelidir.
2- Mümkün olduğu takdirde, Kabe binasının putperestlik eseri olduğu gerekçesiyle yıktırılması sağlanmalı, Müslümanların Hac farizasını ifa etmelerine mani olunmalıdır.
3- Arap kabilelerin Halifenin (Osmanlının) emrini dinlemelerini engelleyerek Osmanlı devleti ile savaşmaya teşvik etmek.
( Nitekim bunu başardılar Osmanlılar Vehhabilerle savaşmıştır. Hicri 1227-1228 yıllar)
4- Mekke, Medine ve diğer şehirlerde Müslümanların ziyaret ettikleri türbeleri, mezarları putperestlik işareti ve Allah’a şirk olduğu, Hz. Muhammed (s.a.v) ve halifelere ve islam’ın seçkin şahsiyetlerine ihanet olduğu gerekçesiyle tahrip etmek.(Nitekim bunu da yaptılar Vehhabi olan Abdülaziz bin Suud hicri 1215 yılında Mekke, Medine ve Taifi ele geçirerek yakıp yıkmış, kadın, çocuk, ihtiyar demeden işkencelerde bulunmuş ve bu maddeleri aynen uygulamıştır. Geniş bilgi edinmek isteyenler Eyüp Sabri Paşanın Tarihi Vehhabiyyan adlı eserine bakabilirler)
5- Eksiltilmiş ve artırılmış yeni Kuranlar bastırıp dağıtmak ve mevcut kuranda fazlalık veya eksiklik olduğunu yaymak ve bu görüşlere kaynaklık edecek hadisler uydurmak.
Bakan bu maddeleri sıraladıktan sonra sözlerini şöyle sürdürdü: sakın ola ki bu planın zorluğu seni korkutmasın hepimizin görevi o topraklara İslam’ın yok oluş tohumlarını ekmektir. Ta ki gelecek nesiller bizim bu yolumuzu kolaylıkla sürdüre bilsinler ve tam bir sonuca varabilsinler. Büyük Britanya Devleti uzun süre sabretmeye alışıktır. Biz bu uzun yolları teker, teker güvenli adımlarla kat edeceğiz. Muhammed (s.a.v) böyle büyük bir inkılabı gerçekleştirirken tek bir kişi değimliydi? Muhammed Abdulvehhab da İslam peygamberi gibi tek başına bizim geleceğe yönelik olarak düşündüğümüz İnkılap ateşini tutuşturacaktır. Gördüğünüz gibi bunu başarmışlardır. O zaman ektiklerini şimdi biçiyorlar.
Yazar devamla diyor ki: bu maddelerin samimi bir şekilde uygulanacağına dair Abdulvehhab tan güvence aldık. Bununla birlikte Abdulvehhab iki hususta kesin söz vermemişti.
Bunlardan biri Kaben’in tahrip edilmesi idi. Zira Abdulvehhaba göre oranın şuan ele geçirilmesi tehlikeli ve faydasızdı. Müslümanlar Kabe’yi ziyaret etmekle putperst olunacağı iddiasını kesinlikle kabul etmezler. Diğeri ise yeni bir Kuran yazma hususunda kendini güçsüz kabul ediyordu. Eğer Kabe’yi harap edip ve yeni bir Kuran yayınlarsak Osmanlıların Arabistan’a güçlü bir ordu göndererek kendisini yok edeceğinden korkuyordu. Ben onun mazeretini yerinde buldum. Zira bugünkü siyasi, Dini havada Müslümanlar yeni bir Kuran ve Kabenin yıkılışını kabul edemezlerdi.
Birkaç yıl içinde Abdulvehhabın yeni Mezhebi yayılarak başarılar elde etti. Necd yakınlarında Dariye şehrini başkentleri haline dönüştürmeye başardılar. Merkezi hükümet tüm Arap yarım adasına nüfuz ve tasallutunu yaymayı başarmıştır. İstenmeyen bir gelişme veya büyük bir facia olursa İslam topraklarında tohumunu ektiğimiz yeni bir fidan öncekinden daha çabuk gelişir, olgunlaşır, tadı güzel meyveler verir. Gelelim bu ifadeler den sonra sömürgeler bakanlığının yüzyıl içinde İslam ve Müslümanları yenmek için takip edecekleri çizgiyi belirleyen maddelere.

1- İran ve Osmanlı arasında ki çok eskiye dayanan anlaşmazlıkları körüklemeli, Türkler ile Farslar arasında ırk düşmanlığı ateşini alevlendirmeliyiz. Irak ve İranın büyük şehirleri civarında yaşayan kabile ve aşiretler arasındaki anlaşmazlığı kışkırtmalıyız. İslam’dan önceki din ve mezhepleri yaymalıyız. Hatta İran, Mezopotamya ve Mısırda unutulmuş gelenekler yeniden canlandırılarak buradaki Müslümanlar ile diğer dinlere mensup olanlar arasında geçimsizlik ateşlendirilmelidir.
2- Fransa ve Rus imparatorları ile bölgede bulunan Müslüman devletleri içten ve dıştan yıkmak hususunda geniş planlar düzenlemek için işbirliği yapılmalıdır.
3- Güçlü Osmanlı ve İran devletlerini parçalayarak küçük yerli yönetimler icat etmek çatışma ve anlaşmazlık çıkarmak. Diğer taraftan bu gün Hindistan da uygulanan program gibi “Böl Yok et” planını uygulamak için çok dakik ve uygulanabilir haritalar hazırlamak.
4- Düzgün ve planlı bir şekilde İslami bölgelerde uyduruk mezhep ve inanışların propagandasını yapmalıyız ki müsait fikri zeminler oluşturulabilsin. Dört Sünni mezhep arasında da uydurma mezhepler icat edilmelidir. Bu fırkalar arasında da şiddetli çatışmalar çıkarılmalı, her fırka kendini gerçek Müslüman ve diğerlerini kafir, Mürted ve katli Vacip addetmelidir.
5- Zina, Livata, içki içmek, kumar oynamak Müslümanlar arasında yaygınlaştırılmalıdır. Bu fesatların yayılmasında İslam’dan önceki mezheplerden azami derce de yararlanılmalıdır.
6- Arap olmayan Müslüman kabilelerde arap dilinin yayılması önlenmelidir. Böylece Müslümanların Kuran ve sünnetle bağları kopmuş olur.
7- Müslüman toplumlarda daha iyi bilgi toplamak ve Hristiyanlığı daha iyi yaymak amacıyla, İslam topraklarında kurulan kilisilerde Rahip, Papaz ve Rahibe adıyla İngiliz casuslarını görevlendirmeliyiz. Bu papaz gürünümlülerin bazıları İslam bilimcisi, Müsteşrik ve diğer adlar altında tarihi gerçekleri tahrif etmeğe çalışmalıdırlar. İslam ülkeleri hakkında gerekli bilgileri edindikten sonra İslam’ın zararına ve Hristiyanlığın yararına makaleler, kitaplar yazılmalıdır. Müslüman genç erkek ve kızlar arasında kayıtsızlık ve dinsizliği yaymalıyız. Mümkün olan her vesileyi kullanarak Müslüman gençleri tuzağa düşürmeliyiz.(bu madde de İslam Bilimcisi(İlahiyatçı) Müsteşrik ifadelerini görüyor musunuz? Maalesef bunu da başardılar.)
8- İslam ülkeleri içinde ve dışında Müslüman fırkalar arasındaki ittihadını zayıflatmalıyız.
9- Müslümanların ellerinde bulunan Kuranları tahrif etmeliyiz. Özellikle Yahudi ve Hristiyanlıkla alakalı ayetleri çıkartarak yeni Kuranlar bastırmalıyız. (Nitekim bunu da yaptılar 1980’li yıllarda Tayyar Altıkulaç’ın Diyanet işleri başkanlığı yaptığı dönemde aynı böyle 500 bin civarında Kuran Türkiye’ye sokulmuş, bu kuranlar Diyanet tarafından tespit edilip toplatılmıştır.)
Arap olmayan hükümetler, Kuran, namaz ve ezan gibi ibadetlerin Arapça okunmaması hususunda kışkırtılmalıdır. Diğer önemli bir konuda hadis ve rivayetler hususunda şüphe uyandırmaktır. Hadislerde de Kuran ayetleri gibi tahrifat yapılmalıdır.(Türkiye de son günler de Türkçe ibadet yaygaralarının nereye dayandığını ve bunu savunan İlahiyatçılarında neye ve kime hizmet ettikleri bu maddeden çok net anlaşılıyor.)
10- Cami, Okul, Eğitim merkezleri, hayrat kavramları gibi tesislerin yapını teşvik eden İslami gelenekler kaldırılmalıdır. (Yani Sadakayı Cariye Fikri)
11- İslam öğretilerini kesinlikle evrenselliği reddedilmeli, İslam’ın aslında genel anlamda bir hidayet dini olmadığı bir kabile dini olduğu vurgulanmalıdır.
12- Müslümanların zihinlerine özgürce düşünme fikrini, niçin ve nedenleri yerleştirmeliyiz.
13- Peygamber soyundan gelen Seyyidlere gösterilen ilgi ve bağlılığı onların Peygamberin soyundan olup olmadıkları hususunda kuşku uyandırarak bertaraf etmeliyiz.
14- Müslümanların mübarek ve mukaddes türbeleri ziyaret etmelerini engellemek bidat ve şeriata aykırı olduğunu, Peygamber döneminde bu teşrifatın bulunmadığını ölülere ibadet yapılmadığını delilleriyle ispat etmek.
15- İmamlara ve ceme ata yönelik çeşitli ithamlarda bulunarak cemaat namazlarının ortadan kaldırılmasına çalışılmalıdır.
16- Müslüman kadınların tesettürden vazgeçmeleri için olağan üstü çaba sarf etmeliyiz. Kadının hicabı ortadan kalkınca ajanlarımız gençleri sevişmeye, gayri meşru cinsel ilişkilere teşvik etmelidirler. Gayri Müslim kadınlar açık saçık dolaşmalıdırlar ki Müslüman kadınlar onları taklit etsinler.
17- İslam’ı kışkırtıcı bir din olarak tanıtmalıyız.
18- İslam Peygamberinden Yahudi dini inkar eden hadisler naklolmuştur. Bu tür hadislerin doğruluğunda kuşku uyandırmalıyız. Örneğin bu tür hadisler doğru olsaydı Peygamber hiçbir zaman Yahudi bir kadınla evlenmezdi. Talha gibi bazı sahabeler Yahudiler ile evlenmezdi veya Hristiyanlar ile barış antlaşması imzalamazdı.
19- İçki, kumar, fesat ve fuhuşu yaymak , domuz eti kullanmayı teşvik etmek. Bu tür faaliyetlerde, Yahudi, Hristayan, Zerdüşt gibi azınlıklar birbirleriyle işbirliği yapmalıdırlar.dolayısıyla içki, kumar, fuhuş ve domuz eti yeme gibi dörtlü fesadı her şer şeyden fazla yayacak kişiler hazırlanmalıdır. İslam ülkelerinde ki ajanlarımız her türlü vesileyi kullanarak para, hediye vererek gizli ve açık bu fesadın yayılmasına çalışmalılar. Diğer taraf tan Müslümanların İslam Ahkamının ayaklar altına almalarını Allah’ın emrettiği nehiylere uymamalarını teşvik etmek. Örneğin Faizcilik Kuranda şiddetle kınanmış ve büyük günahlardan addedilmiştir. O halde faiz ve haram alış verişin yaygınlık kazanmasına çalışılmalı ve ekonomi dağıtılmalıdır. Şu da unutulmamalıdır ki Kuran-ın bir emrini dinlememek diğerlerini de dinlememeğe, hiçe saymaya zemin oluşturacaktır.
20- Din alimleri ile halk arasında ki karşılıklı saygı ve dostane ilişkiler bozulmalıdır. Bu yolda iki iş yapılmalıdır. a) Din Alimleri ve Müçtehitleri töhmet altına almak, iftira etmek. b) Din Alimleri arasına, Sömürgeler bakanlığı memurlarını din alimi kisvesinde yerleştirmek. Bu sözde alimleri özellikle, Mısır da El-Ezher Üniversitesine, İstanbul’da bulunan ilim merkezlerine Necef ve Kerbela ilim merkezlerine yerleştirmek gerekir.
21- Müslümanları şuna inandırmak gerekir ki Peygamberin dinden maksadı sadece İslam dini değildir. Kuranda zikredildiği gibi Yahudi,Hristiyan ve diğer dinlerin takipçisi de Müslümanlardır. Kuranda Hz. Yusufun Allah’tan Müslüman olarak ölmeyi istediği kaydedilir. Nitekim İbrahim ve İsmail gibi peygamberler: Allah’ım bizi Müslümanlardan ve ailemizi İslam ümmetinden kıl” diye dilekte bulunmuştur. Bakara 128)

İşte bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere Vehhabiliğin fikirlerinin bu maddeler üzerine oturduğu görülmektedir. Abdulvehhab Keşfüş-Şübuhat adlı eserinde Kelime-i Tevhidi de kendine göre açıklamış ve kendi yolundan gitmeyen, fikirlerini tasdik etmeyen bütün Müslümanları kafir ilan etmiştir. Özellikle Peygambere tevessül ve kabir ziyaretleri hususunda aksini iddia edenlerin katlinin vacip olduğu fetvasını vermiştir. Ehli sünnet alimlerinin bunlara yazdıkları reddiyeleri ve cevaplarla alakalı daha geniş bilgi edinmek isteyenler Tarihi Cevdet Paşanın 7 cildi- Eyüp Sabri Paşanın Tarihi Vehhabiyyun- Hamher İslamı Nasıl Yok Edelim Nehir yay.- Dinde Reformcular ve Din adamının din düşmanlığı H.Hilmi ışık Vehhabiliğin iç yüzü Muhammed Fadlurrasul-Vehbi Zuhayli Mezhepler tarihi –Ahmed Davutoğlu Din tahribcileri – Vehhabiliğe Reddiye Zeyni Dahlan – Sadreddin Yüksel Teymiyecilik ve Vehhabilik adlı eserlere baka bilirler.


Bu bilgilerden sonra Hadis inkarcılığını körükleyen oryantalistler ve Müsteşriklerden de birkaç örnek verelim.

Ignaz Goldziher (1923) Macar Şarkıyatçısı olan Golddziher 22 Haziran 1850 de (Zigetvar)da doğdu 13 Kasım 1921 de Rotlaufda öldü. Yahudi olan bu şahıs oryantalistlerin en ünlüsü ve saldırgan olanıdır. Sami dilleri üzerine yaptığı araştırmaladn sonra Arap ve İslam araştırmalarına yöneldi Müsteşriklerin şeyhi sayılan bu zat “Muhammedanische Studien” adlı eserinde hadis usulünü kendince tenkide tabi tuttu. Ona göre hadisler İslamın ilk iki asrındaki tecrübelerdir.

Dozy(1883) Sünnetin büyük kısmının Sahabe ve tabiinin hafızasında sağlam bir tarzda muhafaza edildiğini kabul etmekle beraber hadislerin çoğunun uydurma olduğunu da beyan etmekten geri kalmamıştır.

1958 tarihinde Mahmud Ebu Reye tarafından neşredilen “Edva ales-sünnetil Muhammediyye” adlı eser sünnet inkarcılığı ve sahabeyi tenkit eden en saldırgan kitaplardandır. Buhari ve Müslim gibi kaynaklarda ki hadisleri tekzip eden sahih hadis kitaplarındaki hadisler “İSRAİLİYAT VE MESİHİYYATLA” doldurulmuştur diyen hadis Alimlerinin koydukları Cerh, Tadil ve Usüle ait bütün temelleri inkar eden bu hususta şahsının çizdiği prensipler dışında hiçbir ilke kabul etmeyen Ebu Reye şöyle diyor: Peygambere nispet edilen hadisler hususun da olgunluğa kavuştum hadislerden dilediğimi alıp dilediğimi terk ediyorum ve böyle yapmakla kendime bir günah da görmüyorum”. (Dr. M.Mustafa Dirasetünfil hadisin-Nebevi 1-2 N.Hatipoğlu Kuranın anlaşılmasında Hadislerin önemi s.28)

Çok ilginçtir bu şahısta Ebu Hureyre kanalından gelen muhteşem bir hadis külliyatını yok saymıştır. Bu yine açıkça reddetmiş H.Kırbaşoğlu gibi güvenilirliğinde şüphe var diye ima etmemiş.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
haydarı kerrar

avatar

Mesaj Sayısı : 355
Kayıt tarihi : 02/07/10
Nerden : ANKARA

MesajKonu: Geri: Tarih Boyunca Hadis İnkarcılığı ve M.Hayri Kırbaşoğlunun Hz. İsayı (a.s) Gökten indiren Hadislerin Tenkidi adlı çalışması ve Tutarsızlıkları    Ptsi Tem. 05, 2010 8:39 am

Rasulullah’ı müdafaa iddiasıyla sünnete karşı çıkanlardan biride çağdaş düşünürlerden Dr.Ahmed Zeki Ebu Şadi dir. “Sevretül İslam” adlı eserimde şöyle diyor: İşte şu İbni Mace, şu Buhari ve bütün hadis ve sünnet kitapları aklın sıhhatini kabul edemeyeceği hadis ve haberlerle doludur. Aynı kitabında hadis Alimlerini tenkit ederken oryantalistleri övüyor. (H.Kırbaşoğluda makalesinin sonlarında aynı yaklaşımı sergiliyor veİbni Mace’yi zayıf addediyor.)


Bu arada Hint yarım adasında gelişen sünneti inkar hareketinin tanınmış simalarından Seyyid Ahmed Han (1898)- Çarağ Ali (1895) Ahmeddin el-emristeri (1936) ve perviz sayılabilir. Bunların bir kısmı Kadıyani bir kısmı ise Ehli Kuran diye tanınır ve hepsinin ortak niteliği sünnete karşı olmalarıdır.

Hicri 1353-1933’te Mısırda ortaya çıkan İsmail Edhem hadis tarihi hakkında bir kitap yazdı sünnetin uydurma olduğunu şüpheyle karşılanması gerektiğini iddia etti. ( Yukarıda maddeler halinde verdiğim İngiliz ajanın ifadelerin de geçen Kuranı tahrif etmek sünneti tahrif etmek gibi fiiller ve bu hareketlerin yapılacağı, filizleneceği şehir ve Ülke isimleri hep aynıdır.)

Oryantalistlerin bu çalışmalarını İslam alemine taşıyan çalışmalar Mısırda başladı bir tıp doktoru olan Tevfik Sıdki(1920) El-Menar dergisinde “İslam sadece Kurandır” başlığı ile iki makale yayınlamıştır. Yazılarında sünnetin tarihselliği iddiasını ön plana çıkarmıştır. Ona göre tek kaynak Kurandır. Sünnetin Rasulün zamanında yazılmadığını onun uydurma olduğunu söylemiştir. Hiçte onun dediği gibi değildir yeri gelmişken bununla alakalı kısa bir bilgi vereyim.


İLK YAZILI HADİSLER

Ashap Hz. Peygamber den duymuş oldukları herhangi bir sözü veya görmüş oldukları herhangi bir fiili kendi aralarında daima müzakere etmişler ve günlük hayatlarını bu söz ve fiilin ifade ettiği manaya uydurmaya çalışmışlardır.
Onların sünnet ve hadise karşı gösterdikleri bu yakın ilgi Kuranın yanında İslam’ın en önemli kaynağı ile ilgili geniş bir külliyatın vücut bulmasında en büyük etken olmuştur.
Sahabede Hz. Peygamberden hadis dinlemek ve öğrenmek için bir nevi hırs ve derin bir iştiyak belirmiştir. Buhari tarafından da nakledilen bir Ebu Hureyre hadisinde, hadise karşı duyulan bu iştiyakı çok rahat görebiliriz. Ebu Hureyre Kıyamet günü Hz. Peygamberin şefaatine nail olacak kimseler hakkında ona bir sual sorduğu zaman Hz. Peygamber: diğerlerine nispetle hadise karşı daha fazla hırdın olduğunu bildiğim için bu konuda bana ilk sual soracak olan kimsenin sen olacağını tahmin ediyordum cevabını almıştır.( Buhari1.31 ahmed Müsned 2.373)
Peygamber (s.a.v)’in de hadiste ifade ettiği bu hırs ve iştiyak belki bütün sahabeler de vardı: Nitekim Ebu Hureyrenin Abdullah İbn Amr hakkında ki söyledikleri bizim sözümüzü doğrular niteliktedir. Abdullah İbn Amr’in kendisinden daha fazla hadis bildiğini zira onun hadislerini yazdığını kendisinin de yazmadığını açıklamıştır.(Buhari Sahih 1.36)

Hz. Peygamber henüz hayatta iken hadislerin düzenli bir şekil de yazılmadığı bir gerçektir. Ama buna rağmen bazı sahabelerin yukarıda da ismi geçen Abdullah İbn Amr gibi yazı bilen ve Hz. Peygamberin vefatından sonra yazı yazmasını öğrenmiş olanlarda hadisleri yazmışlar ve sahifelerde toplamışlardır. Şunu da belirtelim ki İslam’ın ilk dönemlerinde yazı yazmayı ve okumayı bilen sahabe çok azdı ama daha sonraları Peygamberimizin de girişimiyle bu sayı çoğalmıştır.
Bedir savaşı esirlerinin okuma yazma öğretme karşılığı serbest bırakılmaları buna güzel bir örnektir. Bunun yanı sıra yazmayı değil de okumayı bilenlerde vardı Hz. Aişe ve Ümmü Seleme annelerimiz buna güzel misaldir. Hz. Peygamber hayatta iken düzenli bir şekilde hadislerinin de yazılmamasının en büyük sebeplerin den biri de gelen Vahiy ile hadislerin bir birine karışmasını engellemek içindir. Bunun yanın da yazı yazmayı iyi bilen sahabelere Peygamberimizin izin verdiği kaynaklar da bildirilir. Hz. Alinin de elinde bir hadis sahifesinin bulunduğunu gelen haberler de görmekteyiz. Hz. Ali bir gün minbere çıkıp şöyleder: “Hiç kimse zannetmesin ki biz kurandan ve şu Sahifeden başka şeylerde okuyoruz.” Buyurarak elinde ki sahifeyi göstermiştir. (Müslim 5.115-Davut sünen 2.275- Ahmed Müsned1.81,102,118,119)
Sahifede “esirlerin Salı verilmesi ve bir Müslüman’ın bir kafirden dolayı öldürülemeyeceği” yazılı olduğu da gelen rivayetler arasındadır.(Buhari ilim 39- Tirmizi Diyat 16)
Yukarıda da Ebu Hureyrenin benden daha fazla Hadis biliyor dediği Abdullah İbn Amr’ın da hadisleri yazdığını Ebu Hureyre belirtiyor.
Enes bin Malik’inde kendisine çok fazla hadis rivayet ediyorsun diyenlere yanın da bulundurduğu sahifeyi çıkarıp “bu Hz. Peygamberden işiterek yazdığım ve sonrada ona okuyup tahsis ettiğim hadislerdir” dediği gelen kaynaklar içinde yer alır. (Hatıb el-Bağdadi Takyidul-ilim s.95-96)
Kaynaklarda bunlara benzer başka örnekler de bulunmaktadır.

Görüldüğü gibi onların iddia ettiği gibi değil
Hz. Peygamber döneminde ve sonrasın da hadisleri yazan sahabeler bulunmaktadır. Ama bu bir Kuranın yazılışı gibi elbette düzenli değildir.
Neyse oryantalistlerle alakalı bilgilere kaldığımız yerden devam edelim.

Müsteşriklerin Alois Sprenger (1893) ile başlayıp J.Schacht’la (1969) devam eden saldırı süreci sünneti gündemden kaldırma çalışmalarından başka bir şey değildir. Ancak bazı kişiler hala bunları görmezlikten gelmekte sebebi bilinmeyen bir ısrarla bu zararlı fikirleri tekrar etmekte ve kendi orijinal fikirleriymiş gibi sunmaktadırlar. Hal bu ki bu görüşler müsteşriklerin eski fikirlerinden başkası değildir.
Mesela bunlardan biri de Fazlurrahmandır. Görüşleri orijinal olmayıp hocası J.Schacht’ın görüşlerinin tekrarıdır. Fazlurrahmanın da eserlerinde hadis inkarcılığı yaptığı ve batılı müsteşriklerin sözlerine katıldığını açıkça gösteren bölümler hayli çoktur. Mesela “Mucizelere gelince Kuranı Kerim bu mucizelerin gerçekliğini daha önceki peygamberler nezdinde kabul etmiş olmakla birlikte Hz. Muhammedin bizzat kendisinin hiçbir mucizesi olmamıştır. Dolayısıyla Allah her ne kadar mucizeler yaratmaya kadir ise de artık modası geçmiş olması sebebiyle mucize olmayacaktır.” Gibi. (İslam geleneğinde Sağlık ve Tıp 51-2)
Ayrıca bu Mucizelere inanların da şirk üzere olduklarını Modernitenin İslam Üzerin de Tesiri adlı makalesinde de dile getirmiştir.
Görüldüğü gibi açıkça Rasulullahın mucizelerini inkar ediyor bu metinlerin de. Üstelik bu Mucizelere inanları da şirk işliyorlar diye itham ediyor. Nedendir bilinmez buna rağmen hala Fazlurrahman hayranlığı bazı İlahiyatçılar nazarın da geçerliliğini koruyor. Sıradan bir müslümanın bile kabullenemeyeceği bu ve buna benzer sözlerini Fazlurrahman Dini Moderinleştirme adına yapıyor, ve bu söz de Alimler de onun inkarcılığını görmemezlikten geliyor. Saf, cahil Müslümanlar da sırf Fazlurrahmanın adını duymuş belki hiç kitaplarını okumamış olmalarına rağmen bu kervana katılmış gidiyorlar. Eğer kitaplarını okuyup da bunu yapıyorlarsa zaten onlar da bir hadis münkiridir. Öbür türlü Fazlurrahmanın bu görüşlerini Kamil bir mümin kabul edemez.
Bu batıl silsileden biride Nazzamdır (835) bunun Ebu Hureyreye saldırıları Hz. Ömeri teravihle ilgili tutumu, Hudeybiye gününde ki tavrı ve benzeri şeylerden dolayı tenkit etmesi, asırlar sonra oryantalistler ve sünnet karşıtları için eşsiz birer malzeme oluşturmuştur.
Nazzam’ın kinaye lafızlarla talak vaki olamaz, karısının karnını veya cinsel organını annesininkine benzeterek zıhar yapanın zıharı meydana gelmez, uyku abdesti bozmaz, farz namazları terk eden kılmayan sonra onları kaza edemez tarzında ki bütün görüşleri sonraki yıllarda birçok batıl düşünceye mesned teşkil etmiştir.
Kuran bize yeter diyen insanların da zaten başka bir fikir sergilemeyeceği aşikardır. Gördüğünüz gibi Nazzamın atmış olduğu bu sapık fikirler günümüzde bile yandaş bulmakta, özellikle namazların kazasıyla alakalı sözleri fazla rağbet bulmuştur.( Bu mevzu ile alakalı Aliyül Karinin Mevzuatına Abrurrahim fetvası ve Mevizei Haseneye bakaka bilirsiniz.)
Unutmamak lazım ki tek başına Kurana amel edilemez Rasulullahın beyanı ve ilave hükümlerini reddetmek akıl karı değildir. Hem Allah (c.c) Rasulün beyanı ve getirdiği emirleri kabul etmemizi istiyorken Kuran bize yeter diyen insanların bu ayetleri okumamış olmamaları mümkün değildir. O halde geriye bir tek seçenek kalıyor Şianın yaptığı gibi Rasulün getirdiği hükümlerden işlerine geleni alıp işlerine gelmeyeni de bu hadis tevatür değil, zayıf veya ahad haber ahad haberse zandır. Allah ise zannın hiçbir şey olduğunu ona uymamamız gerektiğini söylüyor diye iddiada bulunup direkt olarak değilse de dolaylı olarak hadisi inkara kalkışıyorlardır. Hatta bazıları da gelen hadisleri kurana arz edip ona göre davranmak gerektiğini kuran da yoksa bu haber hadis değildir diye kendilerine göre hadis tetkik ekolleri bile geliştirmişler. Bu tür iddialara da kısaca deyinmeden geçemeyeceğim.


İddia 1- Ahad Haber zandır ona uyulmaz ve Rasulün beyanını reddetmek.


HABERİ AHADIN HUCCET KABULEDİLMESİ

1- Rasulullahın sünnetinin beyan olduğuna dair ayetler: Nisa 65,69,59- Cuma 2- Necm 1,4- Maide 92- Ali İmran 31,32,132- Enfal 1,20,46 – Taha 90- Nur 52,54,56- Muhammed 33- Ahzap 57- Tevbe 61- beyanı kabul etmeyenler bu tür ayetlerin tehdidi altında kalarak ahretlerini yakıyorlar farkında değiller.
2- Haberi Vahidin delil oluşu: haberi ahadla amel edilmesini Kuran, sünnet, akıl ve icmaya dayanarak birkaç örnek vereceğiz. Bilindiği üzere Haberi Vahid tek kişinin haberidir.
a) Kurandan Deliller: 1- Bu hususta Buharinin ibadetlerle ilgili bölüme geçmeden önce Tevbe 122 ayetindeki “ onlardan he topluluktan (taifeden) bir gurup dini ilimlerde bilgi elde etmek ve kavimleri döndüklerinde korkutmak için geride kalmalıdır” ayetini delil getirip ayette geçen taife kelimesini bir ve daha yukarısı için kullanıldığını söyler. İbni Abbas, Nehai ve Mücahidden nakledilen de böyledir. Nitekim Rağıbta taife lafzı ile çoğul kastedilir ama tek kişide taifedir ve onunla tekin kastedilmesi de mümkündür der. (Dr.Aşkar Adva s.40)
2- Fasıkın haber getirmesiyle ilgili ayette: fasık olarak tanınan kişi size bir haber getirdiğinde onu araştırın (Hucurat 6) buyurulur. Fasık olarak bilinmeyen kişinin haberinin itibar görmesi gerektiğine bir işarettir. İbn Hacer bu ayetin Haberi Vahidin kabulüne delalet ettiğini söyler. (Dr.Aşkar Adva s.41)

3- Kasas 21 ayetinde Hz. Musa’nın yanına gelip şehrin ileri gelenlerinin aleyhinde karar alındığını ileten kişinin haberini Hz. Musa Hüccet ve kati ilim kabul etmiş ve bunun üzerine bulunduğu şehri terk etmiştir.

4- Kuran-ı Kerimde Yüce Allah Peygamberlerinden bahsederken onların yalancı olmadıkları, kendiliklerinden konuşmadıkları, deli olmasdıkları gibi vasıflarını sayarak onlara ittibayı emretmiştir. Peygamberler her ne kadar melek yoluyla vahye muhatapsa da ümmetlerine iletme bazında ferdirler. Bu da haberi vahidin muteber oluşuna delildir.

b) Sünnetten deliller: Peygamberimizin hayatında kendilerinin haberi ahadı hüccet kabul ettiğine dair bir çok örnek vardır. Bunlardan birkaçı şunlardır.

1-Rasulullah (s.a.v) bir seferinde öğle namazını beş rekat olarak kıldı kendisine Zülyedeyn adlı kişi namaz rekatları çoğaltıldı mı? diye sordu. Peygamberimiz neden diye sorunca kendisine beş rekat kıldınız diye cevap verdi. Bunun üzerine peygamberimiz selam vermiş olduktan sonra iki secde yaptı.(Tirmizi salat172-Buhari ezan 69 sehv 4- Müslim Mecid97,98)
Rasulullah o sahabenin sözünü kabul etmiştir. Eğer tek kişinin sözü hüccet olmasaydı Rasulullah mescittekilere bu adam doğrumu söylüyor diye araştırmaz mıydı?
2- Bilindiği üzere Hz. Peygamber İslam’ı tebliğ niyetiyle her tarafa elçiler gönderdi. Giden elçiler bir yandan Peygamberimizin mektubunu iletirken bir yandan da gerekli açıklamaları iletiyorlardı. Tek kişi hüccet olmasaydı Rasulullah elçileri tek göndermezdi.

3- Peygamberimizin yanında 20 gün kalan Malik b. Hüveyris ve arkadaşlarını evlerine gönderdiğinde “Ailenize dönün onlara namaz kıldırın, onlara öğretin ve emredin buyurdu buda haberi vahide bir deildir.(Buhari ezan 18)

4- Kıblenin Beytül Makdisten Kabeye döndürüldüğü haberini Medine’nin uzak semtlerindeki mescit cemaatleri anında işitemedi benu seleme Mescidindekiler olayı ikindi namazında işittiler. Cemaat Beytül Makdise doğru namaz kılarken gelen biri Rasulullahın Kabe’ye yöneldiği haberini verdi. Cemaat aynı anda namazın rükusun da yönlerini Kabeye çevirdiler. Benzeri bir olay kuba mescidinde de oldu. Buda gösteriyor ki sahabe tek kişinin haberine itimat ediyor.

c) Akli Deliller: Niteliği çok farklı olsada Hz. Peygamber Cebrail tarafından intikali ile Hz. Peygamberin Vahyi sahabeye nakli arasında geçen aşama temel espri itibariyle Vahid kaynaklara dayanmaktadır. Esasen haberi Ahadın hüccet sayılmaması prensibi kabul edilmeseydi aynı istidlalin Vahyin aşamalarında da söz konusu olması gerekirdi ki bu aklen ve naklen mümkün olamaz. O halde Haberi Ahad prensip olarak hüccet kabul edilmelidir.

2- Rasulullah tebliğle yükümlüdür. Kuranda: “Ey Peygamber sana Rabbinden geleni tebliğ et.” Buyurulur.(Maide67) Rasulullah bütün insanlara gönderilmiştir. Eğer haberi ahad makbul olmasaydı Rasulullahın tebliğinin bütün insanlara ulaşması imkansız olacaktı. Zira Rasulullah her insana tek, tek şifahi olarak ulaşamayacaktır. Haberin her aşamada Mütevatir bir sıfatla insanlara ulaşması da böylece imkansız olacaktı.

d) İcmadan Deliller: 1- Hz. Osman ebu Saidin bacısının “Kocasının vefatından ötürü iddet bekleyen kadının vefat eden kcasının evinde iddet bekleyeceği” hususunda ki sözünü kabul etmiştir.(İsam Akide s.368- Dr.Aşkar Advas.45)
2- Abdurrahman b. Avfın : Mecusilerden cizyenin alına bileceği ve taun meselesi hakkında ki sözlerine Hz. Ömer itimat etmiştir.

3- Dahhak b. Süfyanın, kadın kocasının diyetine mirasçıdır sözünü Hz. Ömer kabul etmiştir.

4-Amr b. Hazmın (parmakların kopması meselesinde) bütün parmakların diyeti eşittir sözünü Hz. Ömer kabul etmiştir.

Netice itibariyle Kuran, sünnet ve ümmetin selef ve haleflerinden ulemanın içtihad ve icması, sened ve metinde sıhhat şatlarını taşıyan Haberi Ahadın makbul ve kabul edilmesi yönündedir.
İddia 2- Hadislerin Kurana Arz olunması: sünnetin hüccet olmasını ve kurana ek hüküm koymasını uygun görmeyenler “hadisin kurana arzı ile ilgili rivayetleri delil olarak getirirler. Bu nedenle de hadislerin kurana arzını öngeren bu türden rivayetlerin sened ve metin itibariyle tahlili gerekmektedir. (İsnad ve Metin yönünden hadis nasıl tahlil edilirmiş bu arada H.Kırbaşoğlu da belki öğrenir.)
Değişik kanallardan gelen bu rivayetlerde Peygamber (s.a.v) “size herhangi bir hadis ulaştığında onu kuranla karşılaştırınız eğer kurana uygunsa onu alıp onunla amel ediniz. Yok eğer kurana uygun değilse onunla amel etmeyin ve onu reddedin” buyurmuşlardır. Buna göre hadisler ancak Kuranın temas ettiği konulara değindiği ve ek bir hüküm koymadığı zamanlar itibara alınır. Aksi halde hadisler itibara alınmaz manası çıkar.
Şimdi sened kritiği itibariyle sıhhatlerine, metinleri benzer olan rivayetlerden bir kaçını ele alarak değinelim.
a) Hadislerin Tahrici: 1- Halid b. Kerime ebu Caferden oda Rasulullatan (s.a.v) rivayet ettiğine göre: Rasulullah Yahudileri çağırıp onlara sordu. Yahudiler Rasulullahın sorusu üzerine konuşmaya başladılar taki Hz. İsa!ya yalan uydurdular bunun üzerine Rasulullah minbere çıkıp şöyle buyurdu. Benden sözler yayılacaktır. Size benden ulaşıp Kurana uygum olanları ben demişimdir. Size ulaşıp da Kurana muhalif olanı ise ben demedim.(Suyuti Miftah s.36)

Hadisin Ravisi üzerine: Hadisin ravisi Halid b. Ebi Kerime el-İsbehani kufede yaşadı. İbni Hacer onun sadık olmadığına hata ettiğini ve irsalda da bulunduğunu söylüyor. İbni Hacer Takri 1218) Zehebi: ahmed ve Ebu Davud onu sıka saymışlardır. Der.(Zehebi Mizan 1.639) Beyhaki: Halid meçhuldür. Ravilerden Ebu Cafer ise sahabi değildir. Hadis bu nedenle münkati dir. Der:((Münkati: İsnat da tabiiye varmadan önceki bir ravinin kendisinden hadis naklettiği şahsı işitmeden ondan rivayetidir. Hadis Usulü Prof.Dr. Talat Koçyiğit s.76)

İmam-ı Şafii: hadisleri reddedenler bana Rasulullahın söylediği ifade edilen “Bana sizden ne gelirse onu kurana arz edin ona uyuyorsa ben dedim ona muhalif olanı ise ben demedim” hadisini delil getiriyorlar. Bende onlara şöyle dedim. Bu hadisi hadisine itibar edilecek bir kimse rivayet etmiş değildir. Bu hadis meçhul bir şahıs olan (Halid b. Ebi Kerime)den rivayet edilen münkati bir rivayettir. Biz böyle rivayetleri değerli kıymet ifade eden bir şey olarak kabul etmiyoruz.(Suyuti Miftahs.36)

İbni Ömerden rivayet edildiğine göre “Yahudilere Hz.Musa hakkında soruldu. Fazla ve eksik şeyler söylediler. Neticede küfre girdiler. Hristiyanla Hz. İsa hakkında sorulda (aynı şeyi yaptılar) (Rasulullah buyuruyor) Benden hadisler yayılacaktır. Size bir hadisim geldiğinde Allahın kitabını okuyun ve düşünün. Allahın kitabına uygun olanı ben demişimdir. Allahın kitabına uygun olmayanı ben dememişimdir.

Acluni hadisle ilgili şöyle der: şeyhimiz ibni Hacer bu Hadisin geldiği bütün senedlerin sözden hali olmadığını (tenkid edildiğini) belirtmiştir.

Sağani: benzeri bir hadisin metnini verdikten sonra mevzudur (uydurma) der. Heysemi: hadisi Taberaninin Kebirinde rivayet ettiğini orada Ebu Abdulmelik b. Abdi Rabbih olduğunu ve onun hadislerinin terk edildiğini söyler.(Heysemi Mecmeuz-Zevaid ve Menbeül Fevaid1-10)

2- Metinlerin Tahlili: sened itibariyle muteber kabul edilmeyen “sünnetin Kurana arzı” hadisleri metin itibariyle şu şekilde yorumlanmıştır.
Bir an hadislerin sened itibariyle sağlam olduğunu varsaysak bile hadisler den Sünnetin inkarı anlamı çıkmaz. Zira Rasulullahın benden ulaşıp Kurana uygun olanı ben demişimdir. Uygun olmayanı ben dememişimdir. cümlesi Kuranın genel prensibine uygun olan şeklinde anlaşılır. Çünkü Peygamberimizin Kuranın İtikad, ibadet, hudud ve benzeri prensiplerine aykırı hüküm ifade etmesi mümkün değildir. O halde hadis Kuranın prensip ve ruhuna aykırı hüküm anlamında ele alınır. Yani bu anlamda uydurulan hadisler den bahsediyor demektir.
İmamı Şafii bu rivayetlere cevap olarak şöyle der: Sünnetin hepsi Allahın kitabının tefsiridir. Allahın kitapta farz kıldıklarını kabul eden herkes, Rasulünün sünnetlerini de kabul eder. Çünkü Allah insanlara Peygamberine itaat etmeyi ve kendi görüşlerinden vazgeçip onun hükmüne dönmeyi farz kılmıştır. Allahın Rasulünün hükmünü kabul eden Allahın hükmünü kabul etmiş olur. Şu halde Allah ve Rasulünden kabul edilen şeylerin sebepleri her ne kadar farklı da olsa Allahın kitabının da ve Rasülünün sünnetinde olanları kabullenmede bunların her birini Allahın emri olarak kabullenmeyi neticelendirir.(Şafi Risale s.33)

İmamı Şafii çok zarif bir tarzda Rasulullanın beyanlarının niteliği ne olursa olsun kabul edilmesi gerektiğini ifade ederek bu tür rivayetlerin senedlerinin yanı başında metin itibariyle de mana ifade etmediğini belirtmiş oluyor. Çünkü sünnet beyan olduğuna ve Rasulullah da teşri yetkisine sahip olduğuna göre hadislerde Kuranda olan hükümlerin beyanı olabileceği gibi Kuranda olmayan ek hükümlerde olacaktır.

Şatıbi: Hadislerin Kurana arzı ile ilgili rivayetlere çok daha farklı bir boyut getiriyor. Ona göre bu rivayetleri zendika ve hariciler tarafından uydurulduğuna dair kanatları serdediyor. Şatıbi hadislerin metin itibariyle Rasulullahtan duyulmasının mümkün olmadığını hadisler üzerinde uzman olan kişilerin bu rivayetler deki lafızların Rasulullaha ait olmasının mümkün olmadığını söylediklerini de nakleder (Şatıbi Muvafakat 4.1920)

Şatıbinin diğer yorumu da şudur: Hadis Kurana uygun olduğunda ve muarız olmadığında itibar edilir( Şatıbi a.g.e.4.33)
“ Muarız olmadığında” ifadesi son derece manidardır zira burada sünnetin Kurana getireceği bütün beyan, tefsir, tevil ve ek hükümler kabul edilmiş olmaktadır.

Kurtubi: Hadislerin Kurana arzı ile ilgili hadisler için net ifadeler kullanır. Esasen tek olan ama değişik varyantları olan hadis için “ bu hadis batıl bir hadistir ve aslıda yoktur.” Der. (Kurtubi Tefsilu Kurtubi 1.VIII)
Özet olarak tahlillerden anlaşılan Hadislerin Kurana arzı hadisi sened itibariyle sahih olmadığı gibi, metin itibariyle de Hz. Peygamberin söylemeyeceği anlamlar yüküdür. Çünkü bu uydurma hadis temelinde Rasulullahın misyonunu, sünnetinin Kurana beyan olduğunu ve Peygamberin Kuranı beyan etmek için gönderildiği hakikatlarını inkar etmiş oluyor. Peygamber (s.a.v)’in ise böyle bir şey demeyeceği açıktır. öğleyse Şatıbinin de söylediği gibi bu hadis bazı gurupların değişik menfaatler için uydurdukları bir hadistir ve Kuranın temeline de aykırıdır. Bu uydurma hadis Hz. Peygamberi ve onun sünnetini devreden çıkarmaya, Kuranı beyansız bırakmaya yönelik bir faaliyettir. Nitekim çağımızda da görülen “Kuran İslamı” iddiası böyle bir hareketin devamıdır. Yaşar Nuri Öztürk gibi bazı ilahiyatçıların bu tür fikirlerin başını çektiği görülür. Yaşar Nurinin de Kuranda ki İslam adlı eserinde hadis inkarcısı ve oryantalist olan yukarıda bahsettiğimiz Ebu Reyyenin eserlerinden ve fikirlerin den alıntı yaptığı görülür.

Buraya kadar verdiğimiz bilgiler ışığında bu konunun hiç de hafife alınacak bir tarafı yoktur. Hadis inkarcılığı dün de vardı bu gün de, bize düşen akıllı bir mümin davranışı sergilemek ve bize dinimizin hangi konusu olursa olsun bir şeyler söyleyen, yazan insanları ve yazdıkları şeyleri iyi tahlil edip o konuyla ilgili iyice bilgi edinip, kasıt ve gayelerini anlamadan inanmamaktır. Yoksa falanca hoca şöyle diyor filancası böyle diyor diyerek o konuyu araştırmamak ve ona öyle inanmak bize, imanımıza zarardan başka bir şey getirmez bunu asla unutmayın!
Neyse Hocamızın makalesine kaldığımız yerden devam edelim.

Hocamız diyor ki: Konu İslam dan önce Yahudi ve Hristiyan kültüründe mevcut olan Mesihin ikinci dönüşü…


1-CEVAP: Suriye Hristiyanları ve bu bölgeye yakın olan Mısır Hristiyanları gerçeğin farkın da olup itiraf ediyorlar ki Yahudiler Hz. İsa’yı öldürmediler. Bu hususta onlarla aynı noktada birleştik diye Hristiyanlıktan İslama batıl bir hurafe bulaştı demek ilmi dayanağı olmayan zandır. Olaya birde şu noktadan bakın madem öyle:
Resmi Hristiyanlığın “apokrif” (Uydurma) ilan ettiği Barnabas İncilinde Kuranın haber verdiği birçok hakikatin yer aldığı biliniyor. Bu durumda onlar Hz. İsa ile ilgili ayetlerin doğruluğunu tasdik. Kuranın da İncil deki ayetleri tasdik ederliliği gerçeği ortaya çıkmaz mı? İkiside özü itibariyle aynı kaynaktan Allahtan değimlidir. İncil de ki ayetleri aşağıya yazıyorum siz de çok net göreceksiniz ki bu ifadeler Kuranın Hz. İsa olayını anlattığı gibidir.


Barnabas incilinde çarmıh hadisesi (215-221 Bablar dan özetle) şöyle anlatılır.
Askerler Yehudayla birlikte İsanın bulunduğu yere yaklaştıklarında isa çok sayıda kişinin yaklaştıklarını işitip korkuyla geri çekildi ve on bir (Havari) uyumakta idiler.
O zaman kuluna gelen tehlikeyi gören Allah, elçileri Cebrail, Mikail, İsrafilve Uriele (Azrail) isayı dünyadan almalarını emretti. Kutsal melekler gelip İsa’yı güneye bakan penceredençıkardılar. Onu götürüp üçüncü göğe, daima Allah’ı tesbih ve takdis etmekte olan meleklerin yanına bıraktılar.
Yehuda herkesin önünden hızlı, hızlı İsa’nın yukarı alındığı odaya daldı. Ve Şakirtler uyuyorlar. Bunun üzerine mucizeler yaratan Allah yeni bir mucize daha yarattı öyle ki, Yehuda konuşma ve yüz bakımından İsa’ya o şekilde benzetildi ki onun İsa olduğuna inandık. Ve o bizi uyandırdı. Muallimin bulunduğu yeri arıyordu. Bunun üzerine biz hayret ettik ve cevap verdik: Sen İsa Bizim Muallimimizsin bizi unuttun mu?
O gülümseyerek dedi. Şimdi benim Yehuda iskoriyot olduğumu bilmeyecek kadar budalalaştınız. Ve o bunu derken askerler içeriye girdiler ellerini Yehudanın üzerine koydular, çünkü o her bakımdan İsa’ya benziyordu. Biz. Yehudanın dediklerini duyup yığınla askeride görünce delirmiş gibi kaçtık. Ve keten beze sarılı olan Yuhanna da uyanıp kaçtı ve askerlerin biri kendisini keten bezden yakalayınca keten bezi bırakıp çıplak olarak kaçtı. Çünkü Allah İsa’nın duasını duymuş ve on bir (havari) korumuştu.
Askerler Yehudayı tutup alay ede, ede bağladılar çünkü o gerçekten İsa olduğunu inkar ediyordu.
Sonra onu suçluları astıkları kalveri dağına götürdüler ve orada daha çok rezil olsun diye çıplak olarak çarmıha gerdiler. Yehuda bağırmaktan başka bir şey yapmadı. Allah suçlunun kurtulup gittiğini ve benim de haksız yere öldürüldüğümü göre, göre beni neden terk ettin.
“Kanonik İnciller” de denen resmi İncillerde çarmıha gerilenin Hz. İsa olduğu ve bu ifadeleri onun söylediği nakledilir. Bakınız Markos 15 bab. Matta 27-28 Bablar Luka 23-24 Bablar Yuhanna 17-19 Bablar. Çarmıh anlatıldığı halde yuhanna incilin de bu sözler yer almaz.
Barnabas incilinin kilise Hristiyanları tarafından yasaklanıp “apokrif” ilan edilmesinin ardındaki sebep elbette ki Kuranın ifade ettiği gibi Peygamberimizin (s.a.v) gelişini müjdelemesi (mesala bak. 17.Bab) ve Hz. İsa’nın çarmıha gerilmediğini nakletmesinden başka bir şey değildir.
Yukarıya aldığımız pasajlarda çarmıh hadisesi Kuran ve sünnete uygun bir şekilde anlatıldığı açıktır. Şu halde bu hususta bir kısım Hristiyanlarla aynı noktada buluşuyor görüntüsü vermeyelim” endişesi veya onlarla aynı beklenti içindeyiz iddiasıyla Kuran ve sünnetin hakikatlarını inkar etmek, zedelemek yada görmezden gelmek bizim imanımıza zarar vermekten başka bir işe yaramaz. Bir de Hocamız makalesinde Barnabas incilinden örneklere yer vermemiş nedense Kanonik İnciller den örnekler vermiş. Ölçü olarak tahrif edilen İncilleri tercih edişi de bize göre kasıtlı bir harekettir. Öbür türlü o da Barnabas incilinden neden örnekler vermemiş düşündürücü. Şunu da hatırlatalım ki biz demiyoruz ki sünnete diğer dinler den kültürler, söylemler girmemiş böyle bir iddia hakikatı saklamak olur. Dine giren bu söylemler ister Yahudi ister Hristiyan kanalından gelsin İsrailiyat adı altında toplanır. Bu bilinen bir şeydir gerek Müfessirler gerekse Hadis alimleri Usul kitapların da bunları dile getirmiş tespit etmiş ve İsrailiyat üzerine müstakil eserler bile hazırlamışlardır. Aslen başka dinlerden İslama girenlerle bu tür haberlerin girdiği açıktır. Ama bu Hocamızın makalesinde sergilemiş olduğu fikirleri gibi bu tür haberlerin özellikle de Hz. İsa ile ilgili haberlerin tamamının İsrailiyata dayandığını göstermez. Bu iddia da bulunmakta aynen İsrailiyat yoktur iddiası gibi hakkı örtmek, saklamak olur. Ehli Kitabın Müslüman olmalarıyla beraber bu tür rivayetlerin islama gireceğini Hz. Peygamber hesap edememiş midir ki Kuranın Ruhuna aykırı olmayan konular da buyurmuş ki: Ehli Kitaptan haber nakledin bunda beis yoktur” (Ebu Davut 2.289) bunun sebebi elbette ki diğer kitapların tamamının tahrif olmadığın dan kaynaklanıyor ve için de doğru haberler bulunduruyor olmasıdır. Yani kısacası bu tür bilgiler den dolayı alimler İsrailiyat haberlerini üç kısma ayırmıştır. Bunlar:
a) Sıhhatı bilinip, Kurana muvafık olanlar. Bunlar makbul olan haberlerdir.
b) Yalan olduğu bilinip, Kitaba muhalif olanlar ki, bunların rivayeti asla tecviz edilemez.
c) Sıhhatini tam olarak bilmediğimiz bu bakımdan ne kabul ve ne de yalanlaya bildiğimiz rivayetlerdir.
Bu üçüncü madeye binaen Ebu hureyre kanalıyla gelen rivayette Rasulullah (s.a.v) : Ehli kitabı tasdikte Tekzipte etmeyin, Allah’a ve onun tarafından indirilene inandık deyiniz. Buyurmuştur. (Buhari Sahih 6.25-Ebu Davut 2.286)
Daha geniş bilgi için (Bakz. Tefsir Usulü İ.Cerrahoğlu s.245)
Yukarıda ki maddelerden de anlaşılacağı üzere bu tür haberleri iyi tahlil edip içerisinde doğrunun da bulunduğu haberi tekzip etmemek lazım. Hz. İsa ile ilgili Haberlerin tamamını İsrailiyata dayandırdığı için Hocamıza tekrar soruyoruz. Hadisler üzerine araştırma yapmış bir insanın bu hakikatları görmemesi mümkün mü? Ve bu hakikatlara rağmen Hocamız bu haberlerin tamamını eleştirmiş içlerinde doğrunun olma ihtimali üzerin de hiç durmamış. İşte bu ilim adamına yakışmayan bir harekettir ve hakikatları saklamaktır.

Evet Hocamız tablolarda geçen hadisleri değerlendirirken diyor ki: bu tabloda yer alan toplam 178 rivayetten tekrarlar çıkarıldığında geriye 85 rivayet kalmaktadır. Bunlar içerisinde Mürsel (tabiinin Hz. Peygamber den rivayeti arada sahabe olmadan) olanlarında bulunduğunu burada hatırlatırım.

1-CEVAP: Bir kere tekrarlar çıkarıldığı zaman geriye 85 hadis değil 82 hadis kalır.
2-CEVAP: Bu 82 Hadis içerisinde Mürsel hadis bulunmamaktadır. Hocamızın mürsel diye okuduğu veya kasıtlı olarak söylediği Mevkuf(Senedi Sahabede son bulan rivayettir) hadistir. Yani Hocamız el-Keşmirinin et-Tasrih eserini dikkatle incelememiş maalesef o eseri tekrar gözden geçirmesini tavsiye edriz Kırbaşoğlu, Hz. İsa’nın nüzülünden bahseden 52 kitap içerisinde yer alan 178 hadisle Keşmiri’nin et-Tasrih’inde yer alan hadisleri aded yönünden birbirine karıştırmış. Ebu Ğudde’nin ilave ettikleri de dahil edildiğinde et-Tasrih’te 121 hadis olmasına rağmen, Kırbaşoğlu 178 gibi bir rakamdan bahseder.
Böyle bir çalışmada buraya kadar sunduğumuz tutarsızlıklar bu çalışmanın ne kadar gafletle ve başarısız bir çalışma olduğunu sergilemiyor mu? Piyasada maalesef böyle ilahiyatçı kisvesinde çalışmalar yapıp ta hiçbir ilmi dayanağı bulunmayan çalışmalar o kadar çok ki bunların çoğu zanna dayalıdır. Akıllı bir Müslüman’a düşen ise böyle zanna dayalı çalışmalara itibar etmemeleridir. Yukarda tarihten örnekler verdim bu tür yaklaşımlar tarihin her dönemin de olmuştur ve hiçbir zaman muvaffak olamamışlardır. Bunlar toplumun cahilliğinden faydalanarak bu çalışmaları yapıyorlar. Bunların sözlerine inanmakla ve Ehli Sünnetin o eşsiz Alimlerini arkamıza almakla biz zannederiz ki doğru olanı kabul ettik oysa öyle değil cahilliği kabul etmiş oluruz.

İsnad tenkidi bölümünde Hocamız diyor ki: Ravilerin güvenilirlikleri açısından bakıldığında konuyla ilgili hadisleri rivayet edenlerin tamamının sika (Güvenilir) olmadıkları görülmektedir.

CEVAP: Bu kadar saçma bir iddia olur mu? Kendisinin de dediği gibi geriye 85 (bize göre82) hadis kalıyor bu 85 hadisin ravilerinin hepsi nasıl olurda güvenilir olmaz ilginç. İçlerin de güvenilir olmayanlarda bulunuyor dese neyse. Bu saçma ifadeye izah yapma gereği bile duymuyorum.
Hocamız bu çalışmasında iftira atmaktan ve olayları saptırmaktan başka hiçbir şey yapmamış. Bir de utanmadan bilimsel çalışma iddiasın da bulunuyor.

Tevatür bölümünde Hocamız Mütevatirin tanımını yaptıktan sonra şöyle diyor: daha önceki tablolar da görüldüğü gibi, konuyla ilgili hadisleri nakletmiş görünen birinci tabakada ki (yani Sahabeler) kaynak ravilerin sayısı otuz üçtür. Bu otuz üç kişinin gerçekten Hz. Peygamber den bu hadisleri işittiklerini varsaysak bile, bu sayı acaba yalan üzere ittifak etmeleri imkansız olan bir kalabalık anlamına gelir mi?

CEVAP: Yukarıda da bahsettiğimiz üzere sahabelerin yalan üzerine bırakın birleşmelerini onların ferdi anlamda bile yalan söylemeyecekleri ve Allah’ın onlardan razı olduğu ayetler ile sabitken ve bu naslardan dolayı Alimlerin hepsi onları “udul” (adaletli) vasfına sahiptirler diye ittifak etmişlerken yazar neye dayanarak 33 sahabeyi adaletsizlik ve yalan ile itham ediyor. Allah’tan da utanmıyor. Onların yalan üzere birleşeceklerini ima ediyor. Yukarı da verdiğim ayetler de Tevbe 20-100 gibi Allah onlardan razı olduğunu çok açık bir şekilde söylüyor. Allah’ın Kuran da kınamış olduğu bir vasıf olan yalan eğer sahabe de olsaydı Allah daha onlar hayattayken razı olur mu idi? yazara soruyorum: Bu ayetler onun için hiçbir mana ifade etmiyor mu acaba. Unutmayın ki dinin yarısı bu sahabelerin haberleriyle bize ulaşmıştır. Böyle bir tutum sergilemek o gelen haberlerin de yalan olduğunu akla getirir ki bu Muhal bir şeydir. Kırbaşoğlunun bu sahabelere ithamına rağmen Allah’ın onlardan razı oluşunu bir kenara koyup bu ifadelere bu ayetlerden dolayı karşı çıkacağı yerde hala birilerinin kalkıp ta Kırbaşoğlunun çalışmasını beğenmesi ve ona destek vermesini ne ile izah edeceğiz. Eğer Allah doğru söylüyorsa ki elbette sadakallahül Azimdir. O zaman Hocamızın onlara karşı yorumu iftiradır. Bunun başka da bir izahı olamaz.
Kırbaşoğlu’nun birinci tabakada yer alan ravilerin sayı itibarı ile otuz üç olmalarını tevatür için yetersiz görmesine gelince, malumdur ki, tevatür için belirlenen ravi sayısı ictihadidir. Bu durumda şu kadar olmalıdır, aşağısı ya da fazlası tevatürü ihlal eder demek doğru değildir. Asıl olan, ilk üç tabakada (sahabi, tabii, tebe-i tabii) ravilerin yalan üzere ittifak etmelerinin imkansız oluşudur.( Vehbe Zuhayli, Usulu’l-Fıkhi’l-İslami, Beyrut, 1998, I, 452.)

Hadislerin mütevatir addedilebilmeleri için ravilerin adedinin ne olacağı, ictihadi bir mesele olduğundan farklı tayinler ortaya çıkmıştır. Bu da dörtten başlar ve sırasıyla, beş, yedi, on, on iki,… olmak üzere yukarıya doğru devam eder. Fakat burada asıl olan ravilerin yalan üzere birleşmelerinin muhal olmasıdır.

Ayrıca 33 küçümsenecek bir rakam ise Hocamıza soruyorum: Cibrilin İslamı öğretmesiyle alakalı hadiste islamın temel beş şartın dan ( Şehadet, Namaz, Zekat, Oruç, Hac) bahseden hadiste ki şartlara inanıyor mu? (İslamın temel beş şartının olduğunu biz hadisler den öğreniyoruz. Bu hadis olmasa idi diğer yüzlerce geçen emirleri biz İslamın temel şartı olarak görürdük). Çünkü bu hadisi 8 kişi rivayet etmiş ama Mütevatir olduğun da ittifak olunmuş bir hadistir. Veya Abdestsiz namazın kabul olunmayacağına inanır mı? Bu hadisi de 14 kişi rivayet etmiş. Çünkü Allah’ın Kuran da Namaza kalktığınız da abdest alın emrinden kılacağı namazın kabul olup- olmamasıyla alakalı bilgi geçmez. Bu hadiste Mütevatir kabul edilmiştir. Veya Kabir ahvaliyle alakalı hadisi de kabul etmiyor mu? Bu hadisi de 28 kişi rivayet etmiş. Veya Recm ile ilgili hadisi de kabul etmiyor mu (oryantalistler de buna inanmazlar.) Eğer yazar kabul ediyorsa bu hadisi de 27 kişi rivayet etmiş. Veya hanımıyla ters ilişki de bulunmayı men eden hadisi çünkü ayette Allah tarla olarak kadının kendisini zikretmiş ve nereden istersek oradan tarlaya girmemizi emretmiştir.(bak.Bakara 223) Rasulullah ise bu ayetten kastın Helal olan yerin ön edep yeri olduğu arka taraf olmadığını beyan etmiştir. O zaman Hocamız gibi zihniyette olan insanların bu olayı helal görmeleri gerekir. Yok biz de haram görüyoruz diyorlarsa o zaman onlar da Şianın yaptığı gibi işlerine gelen hadisi kabul edip işlerine gelmeyeni tekfir ediyorlardır. Bunun başka da izahı yoktur. Bunun gibi daha çok örnek var Mütevatir hadisle ilgili.(Konularla alakalı hadisler için Meşhur imam Suyutinin El-Fevaid et-Mütekasire fil ahbar el-Mütevatire adlı eserine baka bilirsiniz)
Ama en önemli kısmı Haberi Ahad kanalıyla gelen hadisler. İslam dininin yüz de seksenini teşkil eder. Eğer kişi sayısı önemli ise Hocamız yüzde seksen dini hükümleri kabul etmiyor ve yaşamıyor demektir. Eğer böyle ise dinin yüzde seksenine inanmayan bir insanın dinle ne alakası var ve din hakkında konuşmaya ne hakkı var. Mesela yellenmekten dolayı veya kusmak tan dolayı abdest lazım geldiğine inanıyor mu? Çünkü bu hususta Hadisle sabittir. Kuran da sadece tuvalette ihtiyaç giderildiği zaman abdestin gerekliliği vurgulanır.(Maide 6) Eğer inanıyor ve yapıyorsa bilsin ki bu hadis Ahaddir. Mütevatire inanmayanın buna inanmasını tutarsızlıktan başka nedir. Karar sizin.
Gördüğünüz gibi Hocamızın yaklaşımını hadis usulü ilmin den birazcık anlayan insanın bile sergilemeyeceği bir gerçektir. Kaldı ki Hocamız gibi İlahiyatçı bir uzmanın yapmayacağı hatalarla dolu bu çalışma.
Tevatür meselesinde Ebubekir Sifil hocamızın bir makalesini buraya yazıyorum.
NÜZUL-İ İSA (a.s) MESELESİNDE İTİRAZ NOKTALARI-2

Milli Gazete - 8 Ocak 2004

Hz. İsa (a.s)'ın ruh ve bedeniyle göğe kaldırıldığı ve kıyamete yakın yeryüzüne ineceği inancına itiraz edenlerin ileri sürdüğü bir diğer gerekçe, "beklenen kurtarıcı" inancının diğer din ve inanç sistemlerinde de bulunmasıdır. İddiaya göre "nüzul-i İsa (a.s)" inancı, özellikle Yahudilik ve Hristiyanlık'ta bulunan "kurtarıcı Mesih" inancının İslam'a intikal etmiş bir versiyonu olmalıdır.
Buna "delil" denemeyeceği açıktır; zira müddeayı tek başına isbatlayıcı özellikte değildir. İlk olarak herhangi bir inanç unsurunun başka din ve inanç sistemlerinde de bulunması, tek başına onun "batıl/asılsız" olduğunu göstermeye yetmez. İkinci olarak da bu inanç unsurunun İslam'a hangi sebeplerle, nasıl ve ne zaman geçtiğinin ortaya konması gerekir. İtiraz sahiplerinin bu noktaya tatminkâr herhangi bir açıklama getiremediği dikkatten kaçmıyor.
Bir diğer gerekçe, konuyla ilgili rivayetlerin "tevatür" seviyesine ulaşamayıp, "haber-i vahid" (yahut "birkaç rivayet"!) seviyesinde kaldığı, bu tür haberlerin ise "kesin ilim" değil, "zann" ifade ettiği şeklinde ortaya konmaktadır. (Bu hadisleri nakleden sahabî sayısının 30'lu rakamları bulmasının "tevatür" için yeterli olmadığını söyleyerek "tevatür" olgusu hakkında "serbestçe" kelam edenlere, Sahabe'den kaç kişinin Kur'an'ı baştan sona ezberlediğini, bunlardan kaçının isimlerini ve senetlerini bildiğimizi ve dahi bu hususların zikredildiği senetlerin ve eserlerin "tevatür"ünü isbat edip edemeyeceklerini sormak gerekir...)
Burada hemen belirtelim ki "nüzul-i İsa (a.s)" hadislerinin "mütevatir" olduğunu söyleyenler , Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu'nun iddia ettiği gibi (İslâmiyât dergisi, c.3, s. 4, Ekim-2000, 156) bu hadislerin önce "lafzî mütevatir" seviyesinde olduğunu ileri sürüp, bilahare "geri adım atarak" "manevi mütevatir" kategorisinde olduğunu söylemek durumunda kalmış değildir. Bu hadislerin "mütevatir" olduğunu söyleyenler, bu konuda "lafzi tevatür" bulunmadığının pekala farkındadır; zira hadislerin metinleri ortadadır. Onların başından beri kasd ettiği "manevi tevatür"dür ve bir çoğu da bunu açık bir şekilde belirtmişlerdir. (Konuyla ilgilenenler için Prof. Dr. Kırbaşoğlu'nun, "nüzul-i İsa (a.s)" rivayetlerine "hiç rastlanmaz" dediği eserler arasında Abdürrezzâk'ın el-Musannef'inde, başka vesilelerle sevk edilmiş tek tek rivayetler dışında "Bâbu Nüzûli Îsâ b. Meryem Aleyhimesselâm" başlığını taşıyan müstakil bir bölüm (bkz. a.g.e., XI, 399 vd.) bulunduğunu hatırlatmış olalım bu vesileyle.)
"Manevi tevatür"ün özelliği, bahse konu edilen rivayetlerin lafızları veya ana temaları farklı olmakla birlikte, hepsinde ortak bir noktanın bulunmasıdır. Hatta bu rivayetlerde dile getirilen başka hususlar arasında zahiren çelişki bulunsa bile bu durum, tevatüre esas teşkil eden "ortak nokta"ya bir halel getirmez. Kaldı ki –02 ve 04 Ekim 2003 tarihli yazılarda da ortaya koymaya çalıştığım gibi– "nüzul-i İsa (a.s)" hadisleri arasında bir "çelişki" bulunduğunu söylemek de mümkün değildir.
Bir diğer gerekçe de ("Mehdi inancı"yla birlikte) "nüzul-i İsa (a.s)" inancının kitleleri tembelliğe ve "kurtarıcı bekleme"ye ittiği tesbitidir. Bu tesbitin de itiraza "delil" teşkil etmeyeceği açıktır. Zira herhangi bir doğrunun bazı toplum kesimleri veya bir kısım insanlar tarafından yanlış bir tavra gerekçe yapılmış olması bizatihi o doğrunun doğruluğu için bir nakisa teşkil etmez. Aynı durum, tarih içinde ortaya çıkmış "sahte Mesih"ler vakıası için de geçerlidir.
Kaldı ki rivayetler, Hz. İsa (a.s)'ın, Müslümanlar'ın zaten fiili bir hareket içinde bulunduğu bir zaman diliminde ineceğini açık bir şekilde anlatmaktadır.

Hocamız diyor ki: Konuyla ilgili Hadisler ilk dönem hadis kaynaklarında hiç yer almaz mesala Hemmam b.münebbihin Sahifesi:

CEVAP: Hemmam b. Münebbihin sahifesini bizzat Ebu Hureyre den işitip yazdığı 135 Hadisi ihtiva eder. Bu sahife de geçme ihtimali olmadığını bilmiyor mu ki soruyor. Hem bu sahifede geçseydi inanacakmıydı? Çünkü bu 135 hadisin hepsi Hocamzın güvenilirliğin de şüphe var dediği ebu Hureyre rivayetidir. Demek ki Hocamız bunları kasıtlı soruyor. Bir de madem bu sahifeye bu kadar değer vermiş ise niçin Ahmed b. Hanbelin Müsnedini zayıf kaynak olarak zikrediyor. O bilmiyor mu ki Hemmam b. Münebbihin sahifesi olduğu gibi Müsnedde geçiyor. Demek ki amacı doğruları ortaya koymak değil. Ayrıca İbni Mesudun ve İbni Ömer gibi bazı ravilerin de Müsned de sahifeleri bulunur. Onları neden sormuyor da Hemmam b. Münebbihin sahifesini soruyor.
Gelelim İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammedin eserlerin de niçin geçmiyor sorusuna:
CEVAP: İmamı Azam onların hocası hem de onlardan önce gelen birisidir. Yukarıda ki sorduğumuz sorunun aynısını burada da soruyoruz. Niçin Hocamız İmamı Azamın beş eserinde bu mevzu var mıdır diye sormuyor da kendilerini hep fıkıh dalına ağırlık vermiş ve eserlerini hep fıkhi mevzular üzerine hazırlayan talebelerini soruyor. Hem bilmiyor mu ki ilk ehli sünnet itikadını ve Ehli sünnet kavramlarını imamı Azam başlatmıştır. Talebelerinin ondan farklı bir itikat taşıyacağını mı sanıyor. Nedeni gayet açık çünkü imamı Azamın bu konuda Hz. İsanın gelmesi haktır, itikadı elzemdir dediğini bildiği için olayı burada da saptırmış.(Fıkhul Ekber s.210) Hocamızın bu iftira ve tutarsız çalışmasın dan sonra gelelim Hz. İsanın Nüzulu ile ilgili bölüme.




HZ. İSANIN NUZULÜ

Hz. İsanın yeryüzüne tekrar indirilmesi olayı eskiden beri bir takım çevreler tarafından tartışma konusu yapılmış ve türlü bahanelerle inkar edilmiştir. Yukarıda ki örneklerden de anlaşılacağı üzere bu konu kimi zaman Mütevatir haberle bize ulaşmamış, kimi zaman tamamı İsrailiyat kabilinden haberlerden sayılmış, kimi zaman da itikadi değildir zannı ile eleştirilere maruz kalmıştır. Ehli sünnet içerisin de bu tür tartışmalar asla olmamış, bazı çevreler bu tartışmaları Ehli sünnetin içine sokmaya çalışmışlar, ama o güzide Ehli sünnet Alimlerinin aşırı titiz çalışmaları ve onların eleştirilerine güzel reddiyelerle karşılık vermeleri neticesinde fazla muvaffak olamamışlardır. Bizim diğer itikadi mevzular da olduğu gibi bu mevzuda da şüphemiz yoktur.


Hz. İsa’nın Nüzulüne dalalet eden ayetler:

1- Hani Allah isaya demişti ki: Ey İsa doğrusu seni ben vefat ettireceğim ve seni kendime yükselteceğim…Ali İmran 55)

Altı çizili ayetlerin Arapça karşılığı incelendiğinde Hz. İsa’nın bildiğimiz manada ölmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu ayetler de geçen ve Türkçe mealler de öldürme veya vefat ettirme olarak geçen kelime Arapça “Teveffa” kökünden türemiştir ve manası da canın geçici olarak alınması anlamına gelir. Allah bu gerçeği bize Zümer 42 de şöyle buyurur: Allah ölecekleri (Mevt) zaman canlarını alır(Teveffa) ölmeyeni de uykusunda (canını alır) Böylece kendisi hakkın da ölüm kararı verilmiş olanı tutar öbürünü ise adı konulmuş bir ecele kadar Salı verir. Şüphesiz bun da düşünen bir kavim için ayetler vardır”. Aynı kelimenin geçtiği diğer ayet ise Enam 60 dır.
Allah bu ayetler de uyku halini ölüme benzetmiştir.
Bu ayetler de Ali İmran 55 ayetin de olduğu gibi Allah “Teveffa” kelimesini kullanmıştır. İnsanın uyku hali ölüm olmadığına göre nedir. Demek ki Hz. İsa’nın da uykudakine benzer bir şekil de canının alındığı ve Allah’ın katına yükseltildiği ortaya çıkar. Eğer Hadislerde de varit olduğu üzere tekrar gelmeyecekse neden anladığımız bir şekilde ölüm gerçekleşmedi. Bu olay Nuh Suresi ayet 17,18 de bildirilen insanların topraktan yaratılıp tekrar toprağa girip ve kıyamette tekrar diriltileceğin den bahseden hakikata ters değilmidir. Oysa Allah’ın ayetler de bahsettiği olay Sünnetullah tandır. Ayrıca devamlı gök yüzün de kalacaksa kıyamette tekrar topraktan dirileceğimize dair o kadar çok ayet var ki mesala (Rum19) Hz. İsa tekrar gelmeyecekse Nasıl diriltilecek ve bu ayete de ters deyimlidir? Yoksa Allah’ın Kitabın da Haşa tutarsızlık ve tezatmı var. Bunu nasıl izah edeceğiz.

2- yukarıda ki ayeti kerime de Ali İmran 55’te : Sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim. ifadesi de dikkat çekicidir. Hz. İsa’ya gerçekten tabi olan bir guruptan bahsedilmektedir. Peki kimdir bunlar Hz. İsa hayatta iken ona uyanların sayısı çok azdı ve onun dünya dan ayrılmasından sonra hızla dejenerasyon başladı. Ayrıca Havariler olarak tanınan insanlar ciddi bir baskı altında yaşamak zorundaydılar. Sonraki iki yüz yıl boyunca da Hz. İsa’ya iman edenler aynı baskılara maruz kaldılar. Bunlar bilinen şeylerdir. Bu durum da geçmişte yaşayan Hristiyanların inkar edenlere üstün geldikleri söylenemez. Şu halde: sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim ifadesi kıyamete yakın geleceğini ve ayette anlatılan üstünlüğün o zaman olacağına işaret etmiyorsa bu ayet ne zamandan bahsediyor.
3- Nisa 156.158 ayetlerin arkasından Allah 159 ayette şöyle buyurur: Andolsun, Kitap ehlinden ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü oda onların üzerine şahit olacaktır.

Bu ayette geçen o zamiri üzerine Kurandır manası verenler vardır. Eğer gramatik olarak ayetlere 157 den itibaren bakarsak o zamirinin hep Hz. İsa ya dalalet ettiği görülür. 157: Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar.
158: Allah onu kendine yükseltti. bu ayetler de o zamirinin Hz. İsa ya baktığı görülür. Ayetlerin sıyak ve sıbak açısından bakıldığında 159 da ki o zamirinin de Hz. İsa olduğu görülür. o zamiri kurandır manası verildiğin de diğer ayetlere de aynı manayı vermek gerekir o zaman kuranı astılar ve kuranı kendine yükseltti gibi bir mana çıkar. Eğer sade 159 ayette o zamiri kurana işaret ediyor diyorlarsa o zaman ayette bahsedilen kıyamet günü şahit kuran olmuş olur. Oysa biz kuran da insanın kıyamet günü kendi aleyhine dilinin, ellerinin ve ayaklarının (Nur24-Yasin65) işitme görme duyularının (Fussilet20-23) şahit olacaklarını ama kuranın ise böyle bir şahitliğini kuran ayetlerin de göremiyoruz. Ayetlerin sıyak ve sıbak açısından bakıldığında o zamirinin kurana başka konularla alakalı ayetler de geçtiği de görülür. Mesala Adiyat 6-8- Tekvir19- Tarık13- Neml 77 gibi.

4-Ölümün den önce : ifadesinin yorumu ile ilgili: “kitap ehlinin kendi ölümlerinden önce inanması anlamını taşıdığını söylemek.” Eğer bu yorum doğru ise Hz. İsa’ya kitap ehlinden olan her kişi iman edecektir. (O zamirinin kurana işaret etmediğine dair açıklamayı yukarda zikrettik.) oysa Hz. İsa döneminde bırakın ona iman etmelerini Yahudilerin onu öldürmeye çalıştıkları bir gerçektir.
Ayetleri bilgiler doğrultusun da ele alırsak: Birincisi ayette gelecekten bahsedildiği açıktır. Hz. İsa bizim anladığımız şekilde ölmemiş ve Allah katına yükseltilmiştir. Hz. İsa’ya tüm ehli Kitabın imanı söz konusudur. Bu da henüz gerçekleşmemiştir. O halde Hz. İsa’nın Kıyamete yakın gelişi anlaşılır.

5- Ali İmran 45-48 ayetlerin de geçen: Ona Kitabı Hikmeti, Tevratı ve İncili Öğretecek” ibaresidir. İncil den, Tevrat dan başka bir kitabı Allah ona öğreteceğini söylüyor. Bu kitaba Zebur dur diyemeyiz birincisi içerik olarak üçte ikisi ilahiler den oluşmaktadır Ahkam ayetleri çok az bulunur. İkincisi Kitabı Mukaddes içerisin de eski Ahit bölümünde bulunur. Bu kitaplar dan başka yeryüzünde bilinen kuran dan başka kitap var mıdır? Ayrıca Maide 110 ayetin de : Sana Kitabı, Hikmeti, Tevratı ve İncili öğrettim” geçmektedir. Burada ki Kitap kelimesi genelde Mealler de “Yazı yazma” diye manalandırılsa da bu kelime Kuran da 11 ayrı manada zikredilmiştir. Ama en meşhuru Kuran-ı Kerim manasına gelmesidir.(Bakz.El-Mevarid Arapça-Türkçe Lügat)
Biz bu kitap kelimesini anlamak amacıyla yine Kurana bakıyoruz. Ali İmran 3 ayetinde : Kitap kelimesi İncil ve Tevratın yanında Kuranı ifade etmek için kullanılmıştır.
O halde Hz. İsa’ya öğretilecek Kitabın Kuran olduğu anlaşılır. Kuranı Kerim Hz. İsa’dan 600 sene sonra geldiğine göre Kuranı ne zaman öğrendi. Mantıklı olan Hz. İsa’nın Tekrar geldiğin de ona tabi olacağıdır.

6- Zuhruf 61 ayetinde: “şüphesiz o (İsa) kıyamet saati için bir ilimdir” buyrulur. Bu ayette açıkça o zamirinin Hz. İsa’ya delalet edildiği görülür. Burada ki o zamirine de Kurandır manası verenler olmuştur ama ayetlerin 57’den başlayıp 67 ayetine kadar gramatik olarak bakarsak o zamirinin Hz. İsa ya dalalet ettiği görülür. Zaten bizim bu sözümüzü de Müfessirlerin çoğunluğu destekler. Bu o zamiriyle alakalı İbn Abbas, Ebu Hureyre, İkrime, Katade gibi sahabeler Hz. İsa olarak rivayet etmişlerdir. (Daha geniş bilgi için Tefsirlere müracaat edin.)

7- Ali İmran 59 ayetinde: Allah katında İsanın durumu Ademin durumu gibidir” buyrulur. Müfessirlerin çoğu bu ayette her iki peygamberin Ademin (a.s) anasız ve babasız İsa’nın (a.s) da babasız yaratıldığına dikkat çekmişlerdir. Ama bu ayet Hz. Ademin cennetten yeryüzüne indirilişi gibi Hz. İsa’nın da Kıyamete yakın indirileceğine bir işaret olabilir. Allahu alem Bissevap.

Evet görüldüğü gibi hadis inkarcılığı tarih boyunca şekilden şekle girmiş günümüze kadar ulaşmıştır. Ahir zamanın bu fitne ve desiseleri karşısın da Kurana ve Sünneti en iyi şekilde izah eden Ehli sünnet çizgisine daha çok sarılmamız ve Ehli Sünnet itikadını çok iyi okuyup anlamamız gerektiği ortaya bir kez daha çıktı. Yukarı da örneklerde de gördüğünüz üzere bu çerçeveden bakmayanların (Oryantalistlerin) Kuranla iman ile bir alakası yoktur. Okun yaydan fırladığı gibi bu insanlar dinden çıkmışlar peşlerine de cahil Müslümanları katıp götürmeyi ve onların da başını yakmayı hedeflemişlerdir. Bu zaman da bu tür akımlara çok dikkat etmek lazımdır. Tekrar söylüyorum ki İMANIN ASLA ŞAKASI YOKTUR: Okuyanlara faydalı olur ümidi ile Allah sizi ve bizi Ehli Sünnet çizgisinden ayırmasın ve bizi mağfiret etsin Amin. Vesselam Veddua.

Haydarı KERRAR

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Tarih Boyunca Hadis İnkarcılığı ve M.Hayri Kırbaşoğlunun Hz. İsayı (a.s) Gökten indiren Hadislerin Tenkidi adlı çalışması ve Tutarsızlıkları
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Fen-Edebiyat fakültesi
» Denklem Kurma ve Problem Çözümü

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
buharalıbilvanisli.com :: Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) :: Peygamberimizin Hayatı :: Sünneti Seniyye-
Buraya geçin: