buharalıbilvanisli.com

Sofilerin Buluşma Noktası Buhara
 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
buharalıbilvanisli.com Son Konular
KonuYazanGönderme Tarihi
Salı Şub. 08, 2011 11:13 am
Cuma Ocak 28, 2011 9:56 am
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:43 pm
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:41 pm
Çarş. Ocak 05, 2011 8:01 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:57 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:40 am
Salı Ocak 04, 2011 6:58 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 9:37 am
Ptsi Ocak 03, 2011 7:15 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 7:02 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:55 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:43 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:27 pm
Perş. Ara. 30, 2010 10:23 am
Perş. Ara. 30, 2010 8:27 am
Paz Ara. 26, 2010 2:53 pm
Paz Ara. 26, 2010 2:43 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:11 pm
Cuma Ara. 24, 2010 1:34 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:50 am
Perş. Ara. 23, 2010 1:19 pm
Perş. Ara. 23, 2010 8:12 am

Paylaş | 
 

 Rabbû’l-âlemîn’in vermiş olduğu en büyük nimet iman nimetidir (Gavs Seyyid Abdulhakim El Hüseyni k.s.)

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
perverde

avatar

Mesaj Sayısı : 131
Kayıt tarihi : 01/07/10
Yaş : 37
Nerden : Kocaeli/İzmit

MesajKonu: Rabbû’l-âlemîn’in vermiş olduğu en büyük nimet iman nimetidir (Gavs Seyyid Abdulhakim El Hüseyni k.s.)    C.tesi Ara. 18, 2010 4:19 pm

Bir seferinde Gavs (k.s.a.) sohbetlerinde şöyle buyurdu: Rabbû’l-âlemîn bize üç büyük nimet vermiştir. Bu üç büyük nimetten daha büyük hiçbir nimet bizlere Rabbû’l-âlemîn tarafından verilmemiştir. Devamla şöyle buyurdu: Bu nimetlerin birincisi bizleri İslâm olarak Peygamber (s.a.v)’in ümmeti olarak yaratıp, İman nimeti vermesidir. Buyurdu ki, Rabbû’l-âlemîn, eğer insanı kâfir olarak halk etseydi, ne yapabilirdi? Demek ki Rabbû’l-âlemîn’in vermiş olduğu en büyük nimet iman nimetidir. İman nimetinden daha büyük hiçbir nimet yoktur. Çünkü insanı cehennem ateşinden ancak iman nimeti korur. Eğer neuzubillah imanı olmayan bir kimsenin yer ve gök tabakaları kadar altın ve gümüşü olsa, bunların hepsini de verse imanı olmadıktan sonra kendisine bunların fayda temin etmesi mümkün değildir. Bu hususta âyet-i kerîme de vardır. Şu anda hatırıma gelmiyor. İmanı giden kişinin yer ve gök kadar altını olsa ve bunların hepsini verse, giden imanını geri döndüremez. İmanı olmayan kişi, Peygamberlerin şefaatından, evliyaların şefaatından istifade edemez. Ebedül ebed cehennem ateşinde kalır. Ona bir son ve kurtuluş da yoktur. Cehennem ateşi öyle bir azâbdır ki hiçbir azâbla ölçülemez. Gerçekten Allah’ın azâbları pek çoktur. Meselâ hastalık bir azâbtır, ağrı ve sızı bir azâbdır, romatizma bir azâbdır. Allah’ın binlerce çeşit hastalıkları azâbları vardır. Bu azâblar ne kadar hafif olursa olsun, yine de insan beş dakika, on dakika veya bir saat Allah’ın o azabına tahammül edemez. Meselâ insan elini ateşe koysa bir dakika tahammül etmeye çalışsa tahammül edemez, ciğerlerine kadar yanar, gözünden ateş fışkırır.

İşte iman, insanı Allah’ın bu müthiş azabından kurtarmaya vesiledir. İnsanda zerre-i miskal kadar iman olsa, günahı ne kadar çok olursa olsun, sonunda onu Allah’ın azabından, cehennemin azabından kurtarır. İnsanın ne kadar günahı olursa olsun zerre-i miskal imanı varsa sonunda cehennem ateşinden kurtulur.

Bundan dolayıdır ki Rabbû’l-âlemîn’in nasib ettiği iman nimetinden daha büyük bir nimet yoktur. Bütün dünya dolusu altın ve gümüşten mal ve mülk olsa da, bütün bunları sana vereceğiz, bir dakikacık ateşte dur, denilse kabul edilmez. İşte insanı cehennem ateşinden kurtaran imandan daha büyük bir şey olmaz. Bütün dünyanın malı ve mülkü insanın olsa, Allah’ın azabından kurtarmaya faydası olmaz, kurtaramaz. Ancak insanı kurtaracak olan imandır.

İkinci büyük nimet Rabbû’l-âlemîn’in bizi Peygamber (s.a.v)’in ümmeti olarak yaratmış olmasıdır.

Peygamberimiz eşrefi mahlûkât ve efdali Enbiya olduğu gibi ümmetlerin de en efdali ümmet-i Muhammed’dir. Bu şeref Peygamber (s.a.v)’in şerefinden gelmektedir. Peygamberin (s.a.v) ümmeti olduğumuz için şereflenmişizdir. Kölenin şerefi efendisinden gelir, diye meşhur bir söz vardır. Efendisinin şerefine mütenasib olarak köleye de itibar edilir. Peygamberimiz (s.a.v) Peygamberlerin en şereflisi, en efdali olması sebebiyledir ki ümmeti de diğer ümmetlere nisbetle şereflidir, itibarlıdır.

Evet Rabbû’l-âlemîn iman nimetinden sonra da bu büyük nimeti nasib etmiştir. Bütün Peygamberler bizim Peygamberimize gelerek şefaat talebinde bulunacaklar, kendi ümmetleri için şefaat ricasında bulunacaklardır.

Rabbû’l-âlemîn’in lütfettiği üçüncü büyük nimet ise Nak-şîbendî Tarikatını nasib etmiş olmasıdır. Nakbişendî Tarikatı paha biçilmez bir inci gibidir. Çünkü bu Nakşibendî Tarikatı tâ Hazret-i Ebubekir’i Sıddık’a kadar uzanır. Hazret-i Ebubekir Sıddık (r.a) bu talimatı, bu adabı Peygamber (s.a.v)’den almıştır. Peygamber (s.a.v)’in halifesi olan Ebu Bekir-i Sıddık bu Tarikat âdâb ve talimatını Peygamber (s.a.v)’den öğrenmiştir.

Peygamber (s.a.v)’in ümmetinden en makbul, en efdal olan Hazret-i Ebubekir-i Sıddık’tır. Peygamber’in (s.a.v) ümmeti için Hazret-i Ebubekir’den daha makbul, daha efdal kimse yoktur.

Hazret-i Ebubekir-i Sıddık Peygambere çok sadıktı, O’ nu çok tasdik etmişti. Küfürde de hiç kalmamıştı. Ümmetin erkekleri içinde en önce iman etmek şerefine o ulaşmıştı. Küfürde bir dakika bile kalmıyarak, Peygamberlik tebliğinde en önce iman etmişti. Ondan evvel erkeklerden hiç kimseye iman etmek nasib olmamıştı.

Bu öyle bir tariktir ki insanın amelinde riyanın eseri bile bulunmaz. Öyle bir tariktir ki kişinin amelinin yalnız kendisi ile Rabbi arasında kalmasına vesile olur. Hiç kimse sırrına vâkıf olamaz. Allah’tan başka.


Bir gün sahabelerden birisi Peygamber (s.a.v)’e gelip Hazret-i Ebubekir’den şikayet etti. Ya Resulallah dedi, Ebu Bekir-i Sıddık kebab yiyor da biz komşularına ikram etmi yor. Peygamber (s.a.v) tebessüm ederek “hayır” buyuruyor. “Ebubekir et kebabı yemiyor, o hafi olarak gizlice kalbden Allah’ı zikir ettiği zaman onun kalbi tutuşuyor, almış olduğunuz kebab kokusu onun kebab olan kalbinin kokusudur.” İşte Tarikat âdabını Peygamber (s.a.v) Hz. Ebu Bekir’e böyle öğretmişti. Bu yolda alenî olarak bir şey yapılmaz. Eğer aleni yapılırsa içine riya karışır. Riya olunca da neuzu-billah Allah’a şirk olur.

Bir kimse amelini yaparken gösterirse artık o amel Allah için olmaktan çıkar. Ameli gösterdiği kimse için yapmış olur. Nakşibendi Tarikatında yapılan amelden Allah’tan başka hiç kimsenin haberi olmaz, hatta Allah-u Teâlâ’nın meleklerinin bile haberi olmaz. Biri sağ, diğeri sol omuzunda olan melekler bile haberdar olamazlar. Sağda sevap yazmak, solda da günah yazmak için bulunan meleklerin haberleri olmadığı için yapılan amelleri yazıp hesaba geçiremezler. O Allah’ın ilminde ve emanetinde kalan gizli bir mal olur ki hiç kimsenin haberi olmaz. Ancak kıyamette Rabbû’l-âlemîn açıkladığı vakit bilinir. Daha evvel kimse bilemez.

Nasıl ki insanın malı, altın ve gümüşü olsa ve onları saklasa, yerin altına gizlese, artık o emniyettedir. Kimsenin haberi olmaz, hırsız tarafından götürülme veya herhangi bir kimse tarafından zulümle elinden alınma tehlikesi olmaz. Çünkü gizlidir, kimsenin ondan haberi yoktur.

İşte Nakşibendî zikri de böyledir. Gizlenmiş bir mal gibidir. Onda nefis meydana gelip hayrını bâtıl etmez. O öyle bir maldır ki Allah-u Teâlâ’nın melekleri bile onu tesbit edemezler.

Gavs’ın bir müridi vardı, cahildi, bilgisizdi, bilgisizliğinden dolayı bir gün Gavs’a, “Kurban, dedi, kalbimden zikir yaptığım zaman melâikeler yazmıyorlar. Fakat sesle zikir yapıp salevât getirdiğim zaman meleklerin yazılarının, kalemlerinin sesini duyuyorum. Ama kalben zikir yaptığımda sesleri duyamıyorum.” Tabiî bunu bilmediğinden söylüyordu, bildiğinden değil. Gavs (k.s) cevaben: “Doğrudur, buyurdu, kalbden yaptığın gizli zikirleri Allah-u Teâlâ’nın melekleri yazmazlar, yazamazlar. İnsanın ağzından çıkmayana kadar onlar yazmazlar. Fakat insanın o zikri de melekler yazmadı diye kaybolmaz. Allah’ın yanında, Allah’ın emanetinde kalır, tâ kıyamete kadar.”

Bu Nakşibendî Tarikatının en büyük menfaati insanın i-manındadır. Onun sayesinde insanın imanı olgunlaşır, çok ehlullah bu yolda yetişmiş, Peygamber’in (s.a.v) ümmetinden çok evliyaullah bu Tarikatte yetişmiştir. Büyük evliyaların birçoklarını, sâdâtların hemen hepsini bu Nakşibendî Tarikatı yetiştirmiştir. Diğer tarikatlar meselâ Kadirî Tarikatı böyle değil, şimdi onlar çok azalmış, yok gibidir.

Aslında Şeyh Abdülkadir Geylânî de Nakşibendî adabı üzerindeydi idi. Her ne kadar Kadirî deniliyorsa da amelini Nakşibendî adabı üzerinde yapıyordu. İsminin teveccühte okunması, tarikat âdabında zikr edilmesi, virdlerde zikr edilmesi onun Nakşibendî olduğunun delilidir.

Aşikâr olan Kadirî zikirlerinden insanın zarar görmemesi için nefsinin vücud bulmaması için, çok sadık olması, çok müstakim ve çok akıllı olması lâzım gelir. Şayet nefis vücuda gelirse artık yapmış olduğu zikirler boşa gitmiş olur.

Bundan dolayıdır ki Kadirî Tarikatını muma benzetenler olmuştur. Öyle ya mum yandığı zaman etrafına ışık verir ama kendisini de yakıp tüketir. İşte Kadirî Tarikatı da böyledir. Zikirlerini alenî yapar, etrafı aydınlatırlar. Fakat kendilerinde de nefis meydana geldiğinden kendi kendilerini yakmış olurlar. Bütün amellerini yola dökmüş olurlar.

Rabbû’l-âlemîn insanın kalbine bakar. Rabbû’l-âlemînin nazarı daima insanın niyetinedir. Eğer zerre kadar muhalefet hasıl olsa Rabbû’l-âlemîn ondan haberdardır, onu duyar.

Kadirî zikirleri çok efdal olduğu halde çok da naziktir. Bu nezaketi cahiller için olur. Onun için de kendinden haberi olması, müstakim olması, doğru olması lâzım gelir.

Fakat Nakşibendî Tarîkatında böyle bir korku yoktur. Çünkü ameli gizlidir. Kimsenin yaptıklarından haberi olmadığı için nefis vücut bulamaz. Allah’ın Zatından başka hiç kimse amelinden, sermayesinden ve servetinden haberdar olamaz.

Bir seferinde Gavs (k.s) sohbetinde buyurdu ki: Nakşibendî Tarikatı padişahın vezirine benzer. O vezir ki akşama kadar padişahın yanında oturduğu halde maaşı çok yüksektir. Diğerleri Kadirî ise sakiye benzer ki, akşama kadar çarşıda şakilik yapmasına rağmen maaşı çok azdır. İşte şakilik yapana benzetilen Kadirîlerin tehlike ve eziyetleri çok, fakat ona mukabil menfaati de azdır.

Bir gün bir Kadirî, Mevlânâ Hâlid’in (k.s) yanına gidip bizim zikrimiz şöyledir, böyledir diye Kadirîlerin medhini yapmış, bunun üzerine Mevlânâ Halid gelen Kadirîye: Bana yüz defa “Lâilâheillallah” de bakayım, demiş. Gelen adam hemen başlamış zikre, bitirdikten sonra Mevlânâ Halid sormuş. Sende bir şey meydana geldi mi, demiş. Hayır, demiş o adam. Bu sefer Mevlânâ Halid (k.s) orada bulunan bir sofisine dönüp haydi şimdi de sen zikir yap demiş. Sofî zikre başlamış. İkinci zikrinde sofînin kalbine ateş düşüp kalbi yanmış. Bundan sonra Mevlânâ Hâlid Kadirîye dönüp gördün mü? Sen yüz defa zikrettin hiçbir değişme olmadı sende. Hava gibi çıkıp gitti. Bak sofî bir kere söyledi, ikincisinde sığdıramadı kalbine, ateş düşüp Allah’ın zikrinden kalbi tutuşarak yandı.

Evet insanın vücudunda bulunan (366) kemiğin hepsi kalbe bağlıdır. Kalb ıslâh olursa bütün vücud da ıslâh olur. Yok eğer kalb bozuksa bütün vücud da bozuktur.

Radyo evi çalıştığı zaman nasıl açılan her radyodan ses çıkarsa, nasıl radyo evi kapalı veya bozuk olduğu zaman akşama kadar radyoyu açık bıraksan ses gelmezse, işte kalb de aynen öyledir. Vücudun radyo evi, vücudun merkezidir. Kalb Allah’ın zikrini yaptığı zaman bütün vücud da onunla zikir yapar. Şayet kalb ölmüşse vücud da ölüdür.

Nakşibendî’de esas insanın kalbidir. Yapılacak zikirse, onun ıslâhıdır. Nakşibendî amelinin tamamı kalbin çalışması içindir. Çalışmaya başlayan kalb aynen saate benzer, bir çalışmaya başlayınca, sahibi başka işlerle meşgul olsa bile, o saat gibi çalışmasına devam eder, yok eğer bozuksa sahibine faydası yoktur.

Nakşibendî Tarikatında olan zikirlerin hepsi hafîdir. Alenî olarak hiçbir şey yoktur. Yapılanların hepsi kendisiyle Rabbi arasındadır. Vird, rabıta, teveccüh, hatme ve diğer zikirlerin hepsi gizlidir, içinde aşikâre bir şey yoktur.

Allah yoluna giren kimsenin ticareti her geçen gün daha da büyür. Nasıl ki büyük ticaretle uğraşan, sermayesi çok, dükkânı dolu olan tüccarın kazancı çoksa Allah yolunda olanın da böyledir. Sermayesi çok olup dükkânı dolu olan tüccar günde onbin, yirmibin lira satış yapıp ona göre günde belki iki-üç bin lira para kazanırken, dükkânı boş sermayesi az olan dükkâncı ise diğeriyle beraber dükkâna geldiği, sabahtan akşama kadar dükkânda beklediği zengin komşusuyla beraber açıp kapattığı halde, dükkânı, boş sermayesi az olduğu için kazancı da azdır. Satışı belki günde yüz lira, belki elli lira olup belki de hiç satış yapamadığı için kazancı da ona göre çok azdır. İşte Allah yolu da aynen böyledir. Sermayesi çok olanın kazancı çok ve Allah’ın yanında derecesi daha âli’dir. Sermayesi az olanın ise durumu haliyle sermayesine göre olur.

Aynı zamanda kalbi çalışanın durumu, dükkânı dolu olup kazancı çok olana benzer ki, çalışmaya başlıyan kalbi, her vakit devamlı olarak Allah’ın zikriyle meşgul olur. Bir saniye bir dakika bile boş durup gafil olmaz. Halbuki boş olanın durumu da dükkânı boş olana benzer. Kalbi bir dakika zikrederse geri zamanı boş geçer, haliyle kendisine de bir dakikalık zikir yazılır. Fakat diğerinin ise kalbi bir dakika, bir saniye boş durmadan çalışır. Daima Allah’a bağlı olarak zikirle meşgul olmaktadır. Çünkü bir defa çalışmaya başlamıştır artık, bir daha durmaz.

Böyle kimse halis olmuştur. O, şeytanın desiselerinden muhafaza edilmiştir. Onun nefsi artık kendisinde vücud bulmaz olur, onun her geçen gün Allah’ın yanında derecesi yükselir.

İnsanın başında her şeyi gösteren bir ustası olursa o çabuk olgunlaşır, çabuk sanat öğrenir, çabuk ustalaşır, artık onun bir ustası vardır.

Bu Tarikat-ı Nakşibendî’de mürid tarikat alıp Nakşibendî olunca Rabbû’l-âlemîn, şeyhinin bir ervahını halk eder. O ervah daima onunla beraber olur. Kalbinde tasarrufta bulunur. İster o şeyhin milyonlarca müridi olsun, Rabbû’l-âlemîn her bir mürid için ervah yaratır. Bunu yapmak Allah’ın yanında zahmet değil. Allah’ın yanında hiçbir şey zor değildir. Yere bir tek darı tanesi atıldığında nasıl Allah-u Teâlâ yeşertip ondan belki on bin tane darı meydana getirir, halkederse, Allah’ın muradı olduktan sonra belki daha da fazla verir. Şayet muradı olmazsa bir ölçek bile eksen onu yeşertip bitirmez. Bazan bir taneden on başak ve her başakta bin tane olmak üzere onbin tane halk eden Allah, muradı olduktan sonra bir kişiden de bin ervah çıkarır. Dostu olduktan sonra dilerse o bir kişiden yüzbin ervah da yaratır.

İşte bu sâdâtı Nakşibendî Allah dostu olduktan sonra Rabbü’l Âlemîn dilerse onlardan bin, belki onbin ervah halk eder ve böylece onlar da tasarrufta bulunurlar.

Bir seferinde Şeyh Abdülhâlik-ı Gücdevanî (k.s) Hazretlerine birisi gelip, akşam iftara bize lütfen buyurun, diye davette bulunmuş. Ramazan ayında imiş. Şeyh daveti kabul etmiş, olur gelirim, diye söz vermiş. Daha sonra dört-beş kişi daha gelmiş, davet etmişler. Onlara da olur, gelirim, diye söz vermiş. Akşam iftar zamanı olmuş her beş evde de aynı saat ve aynı dakikada iftarda bulunup yemeklerini yemiş, bunları halk etmeye şüphesiz Allah kadirdir.

“İstediğini aziz kılarsın.” (Âiümran: 26)

Nakşibendî Tarikatında olup da şeytanın tuzağına düşüp, yoldan çıkmak üzere olan müridler olmuş. Şeyhi araya girip, onu haram işlemekten menetmiştir. Çok kimseler vardır ki sabah namazı vakti uykuda kalıp da namazı kaçıracağı zaman şeyhi onu uyandırıp namaza kaldırır.

Birçok kişiler günah işlemeye niyet ederler. Bu durum Allah’ın bir lütfü olarak şeyhe zahir olur da onlara mani olur. Çünkü şeyhin ervahı beraberindedir, Allah murad edere onları görür ve mani olur. İnsan onlara mürid, hakikî mürid olduğu zaman şeyhin tasarrufu üzerinden eksilmez.

Peygamberin (s.a.v) ümmetine Nakşibendî Tarikatı’nın menfaatları o kadar çoktur ki saymakla bitmez. En büyük menfaati de nihayetindedir. Bugün için Nakşibendî Tarikatı’ndan başka tarikatlar neredeyse kaybolmuş, bir tek Nakşibendî kalmış ve devam edecek.

İmam-ı Rabbanî (k.s) “Nakşibendî Tarikatı ta Hazret’i Mehdî’ye kadar devam edecek, ona ulaşacak, geri kalan tarikatlar kaybolup gidecek. Yalnız Nakşibendî kalacak. Hazret-i Mehdî’nin eline geçecek ve devam edecektir.” buyurmuştur.

Elhamdülillah Nakşibendî Tarikatı her tarafta vardır. Yalnız bizim muhitte yüz tane kadar Nakşibendî hulefâsı vardır. Şâh-ı Hazne tarafından. Şeyda tarafında, Seyda-i Şeyh Alâaddin tarafından tayin olunan hulefâ vardır. Her birinin beş-on-onbeş hulefâsı mevcuttur. Şah-ı Hazne’nin oğulları Şeyh Alâaddin, Şeyh Masum hep civarımızdadır.

Nakşibendî Tarikatı, şu ana kadar bir eksilme olmadan, devam etmektedir. Bal arısı acı ve ekşi yerlere gitmeyip hep tatlı yerlere konduğu gibi, bu Nakşibendî Tarikatı’na da insanların gönlü akmaktadır. Çünkü menfaat görmektedir. Onunla Allah’a muhabbet, onunla Allah şevki meydana gelmektedir. Onunla günahlardan men olunuyorlar. Onunla Allah yoluna giriliyor. Tabiî ki talibi çok olur. Halkın hücumuna uğrar.



_________________
Sensin Ümidim Ey Yari Pirim
Kaldım Bu Yolda Ol Desteğim
Bari Amanım Gayri Girandır
Sen Ol Muinim Sen Ol Zehirim...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Rabbû’l-âlemîn’in vermiş olduğu en büyük nimet iman nimetidir (Gavs Seyyid Abdulhakim El Hüseyni k.s.)
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
buharalıbilvanisli.com :: İslam Ahlakı ve Tasavvuf :: Nakşibendi :: Mektubat-ı Rabbani :: Mektubat-ı Hazret :: Minah :: İşaretler :: Gavs Abdulhakim (k.s.a) Sohbetler-
Buraya geçin: