buharalıbilvanisli.com

Sofilerin Buluşma Noktası Buhara
 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
buharalıbilvanisli.com Son Konular
KonuYazanGönderme Tarihi
Salı Şub. 08, 2011 11:13 am
Cuma Ocak 28, 2011 9:56 am
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:43 pm
» ykmz
Salı Ocak 11, 2011 10:41 pm
Çarş. Ocak 05, 2011 8:01 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:57 am
Çarş. Ocak 05, 2011 7:40 am
Salı Ocak 04, 2011 6:58 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 6:32 pm
Salı Ocak 04, 2011 9:37 am
Ptsi Ocak 03, 2011 7:15 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 7:02 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:55 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:43 pm
Ptsi Ocak 03, 2011 6:27 pm
Perş. Ara. 30, 2010 10:23 am
Perş. Ara. 30, 2010 8:27 am
Paz Ara. 26, 2010 2:53 pm
Paz Ara. 26, 2010 2:43 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:11 pm
Cuma Ara. 24, 2010 1:34 pm
Cuma Ara. 24, 2010 8:50 am
Perş. Ara. 23, 2010 1:19 pm
Perş. Ara. 23, 2010 8:12 am

Paylaş | 
 

 ES-SABÛR (C.C.)

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
haydarı kerrar

avatar

Mesaj Sayısı : 355
Kayıt tarihi : 02/07/10
Nerden : ANKARA

MesajKonu: ES-SABÛR (C.C.)   Cuma Ekim 08, 2010 3:48 pm

ES-SABÛR (C.C.)

“Çok çok sabırlı olan.”
Herşeyde O'nun dengi ve benzeri olmadığı gibi, sabır da O'na denk kimse yoktur. Eğer mahlûklar misali asileri hemen cezalandıracak olsa, âlemde bu kadar insan hayat sahnesinde boy gösteremezdi.
Allah Sabûr'dur. Kendisine isyan edenlerden intikam almaya gücü yeterken, hemen öç almakta acele etmez, onlara mühlet verir. Hattâ rızıklarını bile kesmez, çok kere nimetlerini ayaklarına gönderir. Nice gafiller de bunu kendi yiğitliklerinden, hünerlerinden zannederler. Halbu¬ki şanı yüce Allah hilm ile muamele buyurmaktadır.
Öyle anlar, öyle hadiseler olur ki, hiçbir insan buna sabır ve tahammül gösteremez, hemen patlayıverir. Eğer imkânı olsa o hadiseyi ortadan kaldırır. Ne var ki Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz büyüklüğü burada da tecellî eder. O işleri yapanları hemen kahredivermek dindeyken bunu yap¬maz.
O'nun mülkünde, onun nimetleriyle beslenen, onun yarattığı havayı teneffüs eden, suyu içen ve daha nice şeylere mazhar olan insanlar, O'na isyan etmekte âdeta yarışırlar da O yine keremini esirgemez.
Çünkü O “Rahman” sıfatına haizdir.
Çünkü O “Sabûr” dur. Çünkü O “Halim” dir.
Çünkü O, her şeye bir zaman, bir mühlet tayin buyur¬muştur. Herşey muayyen olan seyrini tamamlayacaktır. O'na kafa tutan zalimlerden yere geçmeyen, tahtı, salta¬natı, orduları tarumar olmayan kim kalmıştır? Evet, helak vakti gelince o Hak tanımaz zalimleri bir görseniz. Kaçacak delik ararlar, ama bulamazlar. O'nun azap arslanları nice firavunları bu dünyadan silip süpürmüş, 'müthiş akıbetlerine havale etmiştir.
Allahü Teâlâ'nın sabır göstermesi, mühlet vermesi, hilm ile muamele etmesi insanlar için bir rahmettir. İnsan aklını başa devşirir, bu mühlet içinde tevbeye gelir, O'na iltica ederse eli eteği rahmetlerle dolar, tevbesi makbul olur, suçlarının üzerine bir perde çekiliverir.
Hani kitapçı bir hocaefendinin dükkanına bir müslüman gelmiş de:
“Sizde Allah'ın gazapları var mı?” diye sormuş. Hoş sohbet olan hoca da: “Hayır, kardeşim, bizde Allah'ın rah¬meti var!” karşılığını vermişti.
Gerçekten her tarafımıza onun kerem yağmuru dökülmektedir. Eğer bizim günah ve isyanlarımıza karşı adaletiyle muamele etse biz ayakta duramayız. Fakat o merhametiyle, Rahman sıfatının tecellisiyle muamele ediyor ve her sabah kapımıza güneşler doğuyor.
O'na hamd olsun!..
“Sabûr” ism-i şerîfi “Halîm” ism-i şerifiyle mânâ bakımından birbirine yakındır: Yalnız “Sabûr” ism-i şerifi, asiler ve isyankârlar tevbe etmeden, ettikleri hatalardan dönmeden ahirete göçerlerse, işte o zaman kendilerine in¬tikamın orada dokunacağını intikam ve azap okuna hedef olacağını bildirir. “Halîm” ism-i şerifi ise daha ziyade af ve mağfiretin pırıltılarını aksettirir. Yani mağfireti bildirir. Aradaki fark budur.
Sabır, hem Kur'an-ı Kerim'de hem de hadis-i nebevide övülmüştür. Sabır aydınlığın anahtarı, cennetin hazinesi¬dir. Sabrı, kararı, azmi, sebatı olmayan bir kimse ilme ere¬mez. İnsan, bir yerden bir yere gelmek için sabır süzgecinden geçecektir. Ona hemen gülistanın kapıları açılmaz.
İbadetler de sabır işidir. Bir düşününüz ki, ömür boyu günde beş vakit namaz kılmak, Ramazan ayında oruç tut¬mak, haramlardan korunmak az şey midir? Sabırsız kişilerin böyle bir şeye tahammül etmeleri mümkün değildir.
Sabır deyince, ben boynumu bükeyim, herkes sırtıma basıp geçsin, beni hor, hakir etsin, bütün haklarımı elim¬den alsın, bir paçavra gibi beni sıkıp çöpe atsın mânâsı anlaşılmamalıdır. Bu sabır değil acizliktir.
Sabır, Allah emrinde olmaktır. Ve Allah'ın ahlâkından bir ahlâktır. Sabırlı kişiler, faziletli insanlardır. Onların gönüllerinde cennet pınarları çağlar. Onlar zulme, ceha¬lete, haksızlığa, cimriliğe, yalana ve İslama zıt hiçbir şeye razı olmazlar. O kötülüklerin ortadan kalkması için gece gündüz gayret gösterirler. Hem dünyanın, hem ahiretin saadet ve selâmeti böyle bir sabırla elde edilir. Miskinlikle bir şeye kavuşmak nerede görülmüştür?
Meselâ: Şu elinizdeki kitabın hazırlanması bir sabır işidir. Eğer ben sabretmesem, gayret göstermesem, sırtüstü yatsam bu eser meydana gelir miydi?
İşte her başarının anahtarı sabırdır. Kur'an-ı Kerim bize bir ebediyet ölçüsü veriyor:
“Allah'a ve onun Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz el¬den gider. Bir de sabırlı olun. Çünkü Allah, sabreden¬lerle beraberdir.” [261]
Evet:
Senin Ömür tarlanın ameldir bereketi,
Bir sabır fidanı ol, öyle yap hareketi!
Kâinatın Efendisi ve Allah'ın Aziz Nebisi buyuruyor¬lar ki:
“Mü'minin işi teaccübe şayandır. Zira işinin hepsi onun için hayırlıdır. Bu meziyet yalnız mü'mine mahsus¬tur. Zira o sevinirse şükreder. Bu ise onun için hayırdır. Başına (bir) belâ gelirse sabreder. Bu da onun için hayırdır.” [262]
Dünyanın nice sevinçli günleri olduğu gibi, gamlı ve belâlı günleri de vardır. İnsanlar bir hal üzere kalmazlar. Çok kere insanı felaket okları avlar. İşte böyle zamanlarda sabır devreye girer. İnsan güç yetiremediği bir felakete sabır etmezse, o felâket yine onun üstünden geçer, fakat sevap namına bir şey kazanamaz.
Amma sabır gösterirse felâket yine akıp gidecektir. Öyledir de, neticede alınacak mükâfat pek büyüktür. Hep bilirsiniz ki, dünyada en çok dert ve belâya mübtelâ olan¬lar Peygamberlerdir. Sonra velîler, sonra derece derece salihler ve diğer mü'minlerdir. Neden öyledir? Allah ile dostluk kolay değildir. Sadece sözle “Ben Allah'ı seviyo¬rum!” demek yetmez, ondan gelene katlanmak da lâzımdır. Ve yine bu belâlara tahammül insanın derecesini kat kat yükseltir, insana manevî iklimlerin kapısını açar...
İmam Gazali (Rahmetullâhi Aleyh) diyor ki:
“Musibetlere sabır, faziletten olduğu halde derecesi¬nin daha üstün olması; haramlara sabır, her mü'minin ya¬pabileceği ve fakat belaya sabır ise ancak peygamberlerin güç yetireceği bir şey olması bakımındandır. Zira belâ ve ibtilâ, nefse ağır gelen bir imtihandır ve aynı zamanda sıddıkların azığıdır.”
Atâ bin Ebî Rebâh'dan: İbn-i Abbas (r.a.), bana:
“Cennet ehlinden bir kadını sana göstereyim mi?” dedi.
“Evet, göster dedim, kimdir o bahtiyar kadın?”
İbn-i Abbas Hazretleri buyurdu ki:
“İşte şu siyah kadındır ki, bu kadın (bir gün) Resûl-i Ekrem (s.a.v)'e geldi ve:
“(Ey Allah'ın Resulü), dedi, sar'am tutuyor ve tenim açılıyor. Benim için Allah'a dua ediniz (de şifa bulayım).” Rahmet Nebi (s.a.v) buyurdular ki:
“İstersen sabreder, cennetlik olursun; istersen, sana afiyet vermesi için Allahü Teâlâ'ya dua ederim!”
Kadın:
“O halde sabrediyorum, dedi, lâkin (sar'a tutunca) vücudum açılıyor. Açılmamaklığım için duâ et.”
Allah'ın Resulü de ona duâ etti.” [263]
Sabır belki acıdır, fakat meyvesi tatlıdır. O kadıncağız sabır ipine tutunmasa, şifâ isteseydi, elbet belâdan kurtu¬lacaktı. Fakat bu büyük mükâfata nail olamazdı. İki günlük dünya hayatı düğün bayram olarak geçse ne ki, yine sonunda ölüm vardır, âhiret vardır. Dünya bahar rüzgârı gibi göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçer. Ana rahminden beşiğe, beşikten tabuta, tabuttan kabre, ka¬birden mahşere... Dünya fânî, ahiret bakî...
Hazreti Mevlânâ şu incileri saçar:
“Bu kadar çamur gibi olan dünya nimetlerine sabrın yoksa; Allah'ın rahmeti ve mağfireti çeşmesine nasıl sab¬rediyorsun? Seherlerde iltica etmiyor, muhabbet-i Rabbânî ile yanıp yakılmıyorsun?”
“A kuzum! Hırs ve tama'dan sabret de bu geçici ve fani şevklerin helvasını satın alma. Sabır, akıllı ve zekî olanların dilediği şeydir. Helva ise çocukların istediğidir.”
Burada zalimlere, zorbalara, haksızlığa, hakka te¬cavüzü meslek ve âdet edinenlere bir tek sözümüz ola¬caktır: Biliniz ki Kahhâr olan Allah zâlimlerden intikamını alır. Zalimleri Allah'ın yakalaması çok yamandır, çok çok şiddetlidir. Artık onu hiçbir kuvvet ve silah önleyemez. Sabûr ism-i şerifinin tecellîsi olarak zalim ve zorbalara mühlet vermesi, onlardan hesap sormayacak mânâsına anlaşılmamalıdır. O'nun hesabı geldiğinde bütün hesaplar şaşar, bütün saltanatlar yere geçer.
O'na yine O'nun kudsî isimleriyle niyaz edelim: Yâ Allah, Yâ Rahman, Yâ Rahîm!. Bize meded kıl!..
“Ey ariflerin sevinç ve sürûru,
Ey müritlere ünsiyet ve huzur veren,
Ey âşıkları kurtaran,
Ey tevbekârların sevgilisi olan,
Ey fakirlerin râzıkı olan,
Ey günahkârların umudu olan,
Ey sıkıntıya düşenlerin sıkıntısını gideren,
Ey gam ve kedere düşenlere nefes aldırtan,
Ey üzülenlere sevinç ve ferahlık veren,
Ey evvelkilerin ve sonrakilerin mabudu olan (Allah'ım!)
Seni tenzih ve tesbih ederiz. Senden başka ilâh yok¬tur. Sen emansın; bizi cehennem ateşinden kurtar.” [264]

Dikkat Edilecek Bir Husus

Rabbimin keremiyle buraya kadar 99 mübarek ve güzel isimlerin kısa mânâlarını izah ederek geldik. Esmâü'l-Hüsnâ sadece bu isimlerden ibaret de değildir. Burada zikredilenler “İhsâ isimleri” dir. Şanı pek yüce olan Allah'ın daha nice güzel ve mübarek isimleri mevcuttur. Nitekim başka bir nakilde sayılan doksan dokuz arasında şu isimler de vardır:
El-İlâh, Er-Rab, el,Hannân, El-Ehad, El-Kâfî, Ed-Dâim, El-Mevlâ, En-Nasîr, El-Mübîn, El-Cemîl, Es-Sâdık, El-Muhîd, El-Mennân, El-Bârî, El-Karîb, El-Vitr, El-Fâtır, El-Allâm, El-Melîk, El-Ekrem, El-Müdebbir, El-Kadîr, Eş-Şâkir, Zü'd-Davl, Zü'1-Meâric, Zü'1-Fazl, El-Kefîl
Kur'an-i Kerim'de: “Rabbü'l-âlemîn, Rabbü'l-arşi'l-azîm, mâliki yevmiddîn, âlimü’l,ğaybi ve'ş-şehâde, allâmu'l-ğuyûb, ğâfiru'z-zenb, kâbilu't-tevb, refîu'd-derecât, zü'l-arş, fa'alün limâ yürîd, lâ yüs'elü amma yef 'al.” gibi daha bazı isim ve sıfatların bulunduğunda da şüphe yoktur. Bunlar evvelkiler içinde bulunsalar da, yine Allahü Teâlâ'dan başkasına isim verilemeyeceği özelliğine sahiptirler.
Aynı şekilde Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)'in Buharî ve Müslim'de rivayet edilen dualarında, bulunan: “Münzilü'l-kitab, mücri's-sehâb, hazîmü'I-ahzâb” gibi isimler de Allah'tan başkası için caiz olmayan isimlerdir.
İbnü Kesir tefsirinde demiştir ki: “Esmâ-i Hüsnâ'nın doksan dokuzla sınırlı olmadığına Ahmed b. Hanbel'in “Müsned” inde senediyle Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'den rivayet ettiği hadis de delâlet etmektedir. Beyhakî de bu hadisi “Kitabu'1-Esma ve's-Sıfat” da Abdullah b. Mes'ud'a ulaşan senedle şöyle rivayet etmiştir:
“Resûlüllah (Salllâhü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Herhangi bir müslüman bir merak veya üzüntüye düşer de,
“Allah'ım! Ben Senin kulunum, kulunun ve cariye¬nin oğluyum. Perçemim senin elinde (kudretin de) dir. Bende hükmün geçerlidir, hakkımdaki kaza'n, adalettir. Senin olan, senin kendine isim verdiğin veya kitabında indirdiğin yahut yaratıklarından birine bildirdiğin veya katında, gayb ilminde kendine tahsis ettiğin bir isimle senden dilerim ki Kur'an'ı kalbimin baharı, üzüntümün cilası, keder ve tasamın giderilmesi için vesile kılasın.” derse, herhalde Allahü Teâlâ onun merakını giderir, üzüntüsünün yerine ferahlık verir.”
Bunun üzerine huzurda olanlar:
“Ey Allah'ın Resulü, dediler, bu kelimeleri öğrene¬lim mi?”
Kâinatın efendisi:
“Evet, buyurdu, bunları işiten her kimsenin öğrenmesi gerekir.”
Yine Beyhakî, muttasıl bir senedle Hazreti Aişe (Radıyallâhü Anha)'dan şöyle bir rivayet nakletmiştir: Hazreti Aişe Resûl-i Ekrem (s.a.v)'e:
“Yâ Resûlallah! Allahü Teâlâ'nın, kendisine dua edildiği zaman kabul buyurduğu ismini bana öğret.” demişti. Resûlüllah da, ona “Kalk abdest al, mescide gir, iki rekat namaz kıl, sonra dua et, ben dinleyeyim.” buyurdu.
O da öyle yaptı, sonra dua için oturduğunda Nebiyy-i Muhterem “Allâhümme veffıkhâ = Allah'ım, onu mu¬vafık kıl!” dedi. Hazreti Aişe şöyle dua etti:
“Allah'ım! Bildiğimiz ve bilmediğimiz güzel isim¬lerin hepsiyle ve bir kimsenin kendisiyle sana dua ettiği zaman hoşlandığın ve yine kendisiyle istediği vakit ver¬diğin en yüce isimle senden istiyorum!”
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v):
“İsabet ettin, isabet ettin.” buyurdu.
Bu hadislerdeki dualardan anlaşılıyor ki, Allahü Teâlâ'nın kitabında zikretmediği ve hiçbir kimseye bildir¬mediği, gayb ilminde yalnız kendisinin bildiği isimleri de vardır. Şu halde evvelki hadisde: “Allahü Teâlâ'nın dok¬san dokuz, yani biri müstesna olmak üzere yüz ismi vardır, onları sayan cennete girer.” buyurulması, Allah'ın bilinen en güzel isimlerinden doksan dokuzunu sayan, yani ezberleyip okuyan, yahut Allah ile olan muamele¬sinde onların sınırlarını koruyan, güzelce riayet eden kim¬se cennete girer demektir.
Tam yüz sayılmayıp birinin istisna edilerek doksan dokuz zikredilmesinin hikmeti de:
“Allah tektir, teki sever!” sözünde belirtilen tek sayıya riayetin müstehablığını göstermek içindir. Namazlardan sonra tesbih dualarından otuz üç defa Sübhânellah, otuz üç defa Elhamdülillah ve otuz üç defa da Allahü Ekber denilerek tamamının doksan dokuz olması da, bu hikmete mebnidir. Şu da gözden uzak tutulmamalıdır ki, aynı ha¬diste “Vitrün yuhibbü'1-vitr” buyurmakla Allah'ın isimle¬rinden birinin de “el-Vitr” olduğu bildirilerek yüz isim an¬latılmış, ancak saymada biri istisna edilerek 99'la sınırlandırılmıştır. Böylece isimlerin doksan dokuzla kayıtlanmadığı da, aynı hadisle anlatılmış olmaktadır. Hasılı doksan dokuz ismi şerifi belleyip saymanın Allah'ı bilme hususunda ve duanın kabul edilmesinde büyük fazileti olduğu çeşitli rivayetlerle haber verilmiş olması yanında, bu mevzuda müstakil eserler de kaleme alınmıştır. Şurası da muhakkak ki, Allahü Teâlâ'nın bildir¬diği isimlerden başka, bildirmediği daha birçok ismi de vardır.
“O'nu göklerde ve yerde ne varsa hepsi tesbih eder.”
Tenzih eder. Bilgi için İsrâ 44. âyetin tefsirine bakınız.” [265]
Merhum Üstad Elmalılı M. Hamdi Efendi'nin bu izahından da anlaşıldığı gibi Allahü Teâlâ'nın bilme¬diğimiz nice isimleri mevcuttur.
Bazı isimler birbirine benzemekle beraber herbir ismin ayrı ayrı tecellîleri zuhur etmektedir. “Allah” dediğimiz zaman, O Zât-ı Zülcelâli bütün isimleri ve sıfatlarıyla yâd etmiş oluruz. Kalb saf âsi ve gönül uyanıklığı içinde rabbine bu isimlerle iltica eden kimseler muradlarına nail olurlar.
Bir de şu var: İbadetler, zikirler, şükürler, iyilikler ve hayırlar- Allah rızası hedef alınarak yapılmalıdır. Ve iba¬detlerin karşılığı dünyada beklenilmemelidir. Sen aşk ve imanla, sıdk ve ihlâsla kulluk vazifelerini ifa ettikten son¬ra, rabbin kereminden sana bu dünyada da verir, o başka. Fakat asıl alacağın ücret ahirettedir.
Yine piyasadaki bazı eserlerde “Şu ismi şu kadar çeksen şöyle olur, şunu yüz kere okusan dağları aşarsın, bütün hacetlerin yerine gelir.” gibi birtakım sayılar dizisi verilmektedir. Bir kere bu, ibadetin ruhuna aykırıdır. Yu¬karıda da ifade ettiğimiz gibi ibadetler Allahü Teâlâ'nın rızası için yapılır. “Şuyum olsun, buyum olsun!” diye çekilen tesbihler ve zikirler kulluk hesabına noksanlıktır. Peki, Allah'tan hacet dilemeyelim mi? Elbette her hacetimizi rabbimizden dileyeceğiz. O'nun mübarek ve güzel isimlerini vesile ederek yalvaracağız. Fakat bu ni¬yazlarımız da yine O'nun rızasını talep etmek, O'nun rah¬metini, keremini dilemek olmalıdır. O bir kulunu sever, rızasına erdirirse, bütün âlem o kula küs olsa ne gam. Artık o kulun sırtı yere gelmez.
Cenâb-ı Hakk'ın güzel isimlerinin bahçesinden cennet çiçekleri toplamak mümkündür. Bu doksan dokuz ismin ezberlenip dillerin virdi haline getirilmesi ve her lâhza Allahü Teâlâ'nın bizi murakabe ettiğini bilerek nefs ve he-vanın yollarına setler çekilmesi, cennetten gül toplamak demektir.
Allahü Teâlâ, bize kendi Zât-ı Kerîmini bu güzel isimleriyle tanıtmakta ve bizlere Celâli ve Cemâlî tecellilerini
göstermektedir.
Meselâ: Rezzâk ism-i şerifi, rızka muhtaç olanların varlığını iktiza ettiği gibi, Şâfî ismi de hastalıkların ve o hastalıklara mübtelâ olanların mevcudiyetlerini ve var ol¬malarını ister. İşte aç bir adamın rızka mazhar alması, “Rezzâk” isminin imdada koşmasıdır. Yine hasta bir adamın afiyet bulması “Şifâ” isminin bereketiyledir. Darda kalanlara “Mücîb” ismi, sıkıntıda olanlara da “Basit” ism-i şerifi imdat eder.
Yine Azîz ve Celîl olan Allah, gülün dikenine Celâli isimleriyle tecellî ederken, o gülün nazenin yaprağına da Cemâlî isimleriyle tecellî buyurur ve her şeyde, her zer¬rede, her nefeste bize kudretini gösterir, cemalini tanıtır. Ama görmek istemeyenler göremez ve O'nun zâtına yol bulamaz. O'nun nimetleriyle beslenen bedenleri günahların zehirli dişlerine parçalatmak akıl kârı değildir. Tekrar ifade edelim ki:
Gök O'nun mülkü,
Yer O'nun mülkü,
Güneş O'nun mülkü,
Ay O'nun mülkü,
Dünya ve içindekiler O'nun mülkü,
Cennet O'nun mülkü,
Âhiret O'nun mülkü,
Cehennem O'nun mülküdür.
O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Kimse çıkıp “Bunu niçin böyle yapıyorsun?” diyemez. O'nun kudreti¬nin önünde dağlar toz haline gelir, akıllar divane olur ve herşey emr ü fermanına boyun eğer. [266]
[261] Enfal, 46.

[262] Müslim.

[263] Buharı ve Müslim.

[264] Cevşenü'l-Kebîr.

Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 334-340.

[265] Hak Dini Kur'an Dili, 7/530,531.

[266] Mustafa Necati Bursalı, Esma-i Hüsna Şerhi, Erhan Yayınları: 341-347.





_________________
İLİM BİR NOKTA İDİ CAHİLLER ONU ÇOĞALTTI
İNSANLAR VAV GİBİ DOĞAR BİRAZ DOĞRULDUKLARINDA KENDİLERİNİ ELİF ZANNEDERLER
HER ŞEY ELİFLE DÖNÜYOR ELİFE DÖNÜYOR
KORKAKLIKTA AR İLERLEMEKTE ŞEREF VE İTİBAR VAR İNSAN KORKMAKLA KADERDEN KURTULA
MAZ
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
ES-SABÛR (C.C.)
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
buharalıbilvanisli.com :: İslamiyet Genel :: Allah (c.c) Hazretleri :: Esma-i Hüsna-
Buraya geçin: